2002c_TR_small.gif (6710 bytes)

Adres :Sinan Mah. Arık Cad. No:35/4 Gerçek Apt.Kat:1   Antalya          Dönem: 2002-2003         Sayı : 34
Tlf:0.242.3117273 Fax :0.242.3117246  E-mail: antalya.b@rotary2430.org.tr Web :http://www.antalya-rotary.org.tr

   

G E Ç E N       H A F T A

Talya Oteli    -   27.02.2003   -   1275/33 

Toplam Üye

51 + 13

KONUŞMACI Prof. Dr. İSRAFİL KURTÇEPHE

Katılan Üye

36 + 06

KONU TÜRKİYENİN MUSUL POLİTİKASI VE IRAK

Katılım

% 71

KONUKLAR  

TELAFİ KARTI

Esin Kandemir Yaşar Süzen’ in Konuğu
Fatma Kızılırmak

Olimpos Rtr.

Fethi Kuyucu ( Perge Rotary Kulübü )                  
      MAZERET BİLDİRENLER Mustafa Kalender Aspendos Rotaract Kulübü
Burak Gönen Antalya Dışında Özlem Çakır Çölkesen Antalya Rotaract Kulübü Başkanı
Muharrem Karataş           Süleyman Evren Antalya Rotaract Kulübü
Melike Yücel           Serkan Güven                   "

TOPLANTI NOTLARI :  

·         Başkan toplantıyı biraz erken açmasının nedenini konuşmacımıza fazla vakit ayırmak isteğinden kaynaklandığını ifade etti. Hafta içersinde Kepez Belediye Başkanını, sevgili Mustafa Kıvrak ve Mustafa Yapan ile ziyaret ettiklerini ve başkandan Toplum Merkezi İnşaatının bahçesinin birlikte yapılmasının organizasyonunu konuştuklarını anlattı.

·         15. Mart’ da Talya Otel’ de yapılacak olan Laço Tayfa Konserine her arkadaşın iki adet bilet alması zorunludur diyerek bilet satışında bu rakamın üzerinde kimlerin satış konusunda yardımcı olabileceğinin tespitini yaptı.

·         Genel sekreterimiz sevgili Levent’e söz vererek mutlu günlerimizi anons ettiren başkanımız sevgili Serdar Akaydın’ a söz verdi.

·         Sevgili Serdar Akaydın, birkaç gün önce gazetelerde çıkan haber üzerine söz aldığını ve aynı haberle ilgili olarak bilgi vermek istediğini açıkladı.

Savaş olması halinde dahi 2003 yılı itibariyle Antalya’da %38 civarında artış olacağı tespit edilmiştir. Bu yıl bölgemize 6 Milyon Turist bekliyoruz. Bizim çalıştığımız firmalar uçak koltuklarında %20 – 25 civarında ilave artış gerçekleştirdi. Aynı artış talebimizi otellerde de gerçekleştirdik.

·         Başkan Serdar Akaydın’ a teşekkür ederek Süleyman Çevik’ i kürsüye davet etti.

·         Sevgili Süleyman Çevik, Ön Muhasebe kursunu Mart ayında başlatacaklarını ve siz dostlarımızın talepleri olacak ise kendisine süratle müracaat edilmesi gerektiğini hatırlattı. Bu arada Ocak başı listelerini dağıttıklarını ve ev sahipleri ile misafirlerin gereken itinayı göstermelerini rica ediyorum dedi.

·         Başkan, Havva İşkan Işık’ı kürsüye davet ederek konuşmacı konuğumuz Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe’ nin özgeçmişini okumasını rica etti.

·         Sevgili Havva Işık, Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe ;

1958 yılında Afşin’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı.1977’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Genel Türk Tarih Kürsüsü’nde yüksek öğrenimine başladı. 1981‘de lisans öğrenimini pekiyi dereceyle fakülte birincisi olarak tamamladı.

Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde asistan olarak görevce başladı. Bu arada Kara Kuvvetlerinin Subaylık imtihanını kazanarak 1982 yılı Haziran ayında Türk Silahlı Kuvvetlerine intisap etti.1982 – 1986 yılları arasında Kuleli Askeri Lisesi’nde çalıştı.

Selçuk Üniversite’ si Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde başlattığı lisansüstü öğrenimini sürdürdü. Prof. Dr. Yavuz Ercan’ ın danışmanlığında lisans tezi olarak “1658 tarihli Malatya Şer’iye Sicili” adlı çalışmasını 1984 yılında tamamladı. Aynı hocanın danışmanlığında Doktora öğrenimine 1985 yılında başladı. “Türk – İtalyan İlişkileri(1911 – 1916)” adlı doktora tezini 1990 yılında tamamladı.1993 de katıldığı Doçentlik sınavı sonucunda Yakınçağ Doçenti oldu.

1985’te Üsteğmen, 1989’da Yüzbaşı oldu. Daha sonra Binbaşı ve 1997 de Kıdemli Binbaşı rütbelerine terfi etti. Kara Harp Okulunda Profesörlük kadrosu olmadığı için 1999 yılında kendi rızası ile emekliliğini istedi. Emeklilik işlemlerinin tamamlanmasından sonra 12 Mart 1999 da Akdeniz Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Yakınçağ Tarihi Profesörü olarak göreve başladı. Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe halen Tarih Bölümü Başkanlığı’nın yanı sıra Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü görevlerini yürütmektedir. Fransızca bilen Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe, evli ve iki çocuk babasıdır. Yayınlanmış altı kitabı ve çok sayıda bilimsel makalesi vardır. Sevgili Havva konuşmacı konuğumuzun özgeçmişini okuduktan sonra konuğumuzu kürsüye davet etti.

·         Prof. Dr. İsrafil KURTCEPHE;

Musul , Türklerin Anadolu’dan daha  önce yerleştikleri bölgedir. Bu bölgeye ilk önce Selçuklular yerleşti. Musul dendiği zaman akla sadece Musul geliyor, ama aslında bu bölgede 6 adet yerleşim bulunuyor. Petrol bu bölgenin önemini artırmaktadır. 1888 – 1899 – 1902 tarihlerinde Abdülhamit, döneminde bölgedeki petrolün arama iznini Almanlara vermiş ve aynı tarihlerde çıkardığı kanunlarla Musul petrollerini kendi mülkü olarak ilan etmiştir. Daha sonra İngilizler ve Amerikalılar devreye girer.1909 da Abdülhamit’in devrilmesinden sonra padişah mülkü haline getirilen topraklar Devlet mülkü haline getirilir. 1912 de Türkler, İngilizler ve Almanlardan oluşan bir işletme yapısı ortaya çıkar. Bu ortaklığın %50 si Türk’lerin diğer%50‘ side diğer ortakların olacaktır. Daha sonra I. Dünya Savaşı çıkar ve İngilizler ile Almanlar bu bölgede söz sahibi olabilmek için mücadele ederler. Anlaşma gereği Musul Bölgesi Fransızlara verilir. 1917 de Osmanlı Ordularının büyük bir bölümü bu cepheden alınarak başka bir cepheye gönderilir. Ve kalan askerde geri çekilir. 30 Ekim 1918 de Misaki Milli sınırları çizilmiştir. Misaki Milli sınırları ifadesinden çıkardığımız sonuç, işgal edilmemiş toprakların sınırladığı hudutlardır. Musul da bu anlaşmanın yapıldığı tarih itibariyle işgal edilmemiş durumdadır. Daha sonra İngilizlerin baskısı sonucu bu topraklar terk edilir. 08.11.1918 de Musul şehrini Türk Ordusu terk eder ve İngilizler bölgeye girer. Ve İngiliz Ordusu halkın direnişi ile karşılaşır. Halk Türkleri istemektedir ve direniş hiçbir zaman bitmez. Bu direniş süreci içersinde Atatürk bölge halkına devamlı destek vermiştir. 1922 de bu direnişin sonucunda Musul hariç diğer yerleşim bölgeleri Türklerin ve destek verdikleri birliklerin eline geçer. Bölgedeki ordunun başında bulunan Özdemir bey  Anadolu’dan yeterli desteği alamayınca bir süre sonra İngilizlere yenilir ve İran’a kaçar. Lozan’da yapılan görüşmelerde, karşı taraf burası Irak’ın bir parçasıdır ve oraya ait olmalıdır tezini biz ise halk bizi istiyor bize ait olmalıdır diye ısrar ettik ve anlaşma sağlanamadı. Taraflar anlaşmazlık üzerinde anlaşarak, 9 ay içersinde anlaşacaklarını şayet anlaşamazlar ise sorunu Lahey Adalet Divanına götürecekleri konusunda uzlaştılar. Bu durum, yani Musul’un anlaşma şartları dışına çıkartılması ve ikili görüşmelerle çözülecek olması Türkiye’de çok tartışılmıştır. Ve ikili görüşmelerde sonuç vermez. Sonunda bu toprakların Irak’ın bir parçası olması tezi kabul edilir. 05.06.1926 da Ankara’da anlaşma sağlanır. Buna göre Irak petrolünün %10’u 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilecektir. Bir süre anlaşma şartları düzgün gider ve bu para Türkiye’ye ödenir, ancak daha sonra ödeme yapılmaz. Bir çok kez bu paraların ödenmesi için müzakereler yapılır ama bir türlü ödenmez. 1955 de Türk yanlısı yönetim gider ve Türk karşıtı yönetimler gelir. Ve bu süreçte Irak’ da çok ciddi olarak Türklere ve Türkmenlere katliam yapılır. 1991 yılındaki Körfez Harekatında Amerika Kürtlere değişik silahlar dağıttı. Ve bu silahlar PKK. nın  eline geçti. Güçlenen PKK. ile Türkiye yıllarca silahlı mücadele etmiştir. Bu mücadelenin ekonomi’ ye verdiği sıkıntıyı halen çekmekteyiz.

Amerika’ lılar Saddam’ ı kendi politikalarının bir aktörü olarak bu güne kadar kullandılar. Ve Arap Yarımadasına yoğun miktarda silah sattılar. Ancak 11 Eylül sonrasında Amerika artık düğmeye bastı ve Saddam’ ın rolünü değiştirdi. Amerika’nın Afganistan’a girmesi, Asya’da güç toplamasına ve stratejik olarak hareket kabiliyetini artırmasına yol açmıştır. Amerika’nın  planladığı nüfus alanı çerçevesinde II. ayak Irak topraklarıdır. Saddam’ ın normal yollardan yok edilmesi ABD. nin işine gelmiyor. Askeri müdahale ile Irak’a girip oraya yerleşmek istiyor.

Bize gelince bu durumda biz ne yapmalıyız.

Kuzey Irak’ da ABD. her istediğini yaptı. Orada ilan edilmemiş bir Kürt devleti var. Kuzey Irak’ da bir Kürt devleti olması Türkiye için çok ciddi bir sorundur. Şu anda zaten biz oradayız, 40 bin civarında askerimiz orada cirit atıyor. Biz oradaki Türk unsurunu kullanarak orada örgütlenebiliriz. 1995 den bu yana Türkiye bu bölgede zaten örgütlenmektedir. Kürt devletinin kurulması halinde, Türkiye’de yaşayan kürtler de birleşme hayallerini canlandırmak için başkaldıracaklardır. Ve Türkiye KADEK adı verilen PKK ile yine çok ciddi olarak mücadele etmek durumunda kalacaktır.

Bu nedenlerle Türkiye’nin barış masasında yeni Irak sınırları çizilirken muhakkak masa da olması gerekiyor. Onun için Türkiye’nin kesinlikle Irak’a girmesi gerekmektedir.

·         Sözlerini tamamlayan konuşmacımıza teşekkür eden Başkanımız, günün anısına konuşmacı konuğumuza plaket vererek katkılarından dolayı bir kez daha teşekkür etti. Zamanı bayağı geçirdiğimiz için toplantı sorumlumuza söz veremeyeceğini ifade eden Başkanımız, her zaman olduğu gibi toplantıyı sevgi tohumları ekiniz sözleriyle kapattı.      

 

OCAK AYI DEVAM ÇİZELGESİ

%100DEVAM EDEN ÜYELER

 

  • EGE ALTAY
  • OSMAN BERBEROĞLU
  • OSMAN BİLGEN
  • YAVUZ CANÖZ
  • İBRAHİM COŞAR
  • SÜLEYMAN ÇEVİK
  • SENAY DODANLI
  • FİGEN EBREN
  • HASAN ALİ GÖNEN
  • SALİM GÜLLÜPINAR
  • NURİ GÜVENÇ
  • LEVENT İÇEL
  • KEMAL KALENDER
  • SEMİN KAPTAN
  • MUHARREM KARATAŞ
  • MUSTAFA KIVRAK
  • FATMA KIZILIRMAK
  • AYTAÇ KÜÇÜKÜNAL
  • GÖNÜL MUTLU
  • HİMMET ÖCAL
  • FEHİM ÖZ
  • GÜRAY PARLAK
  • SALİH PEKER
  • TEOMAN SÜER
  • YAŞAR SÜZEN
  • HÜLAGU ŞENCAN
  • İZZET UZUN
  • MUSTAFA YAPAN
  • HÜLYA YAZICI
  • ERTUĞRUL YILMAZHAN
  • OKTAY YİĞİTBAŞI
  • MELİKE YÜCEL  

%80DEVAM EDEN ÜYELER

 

  • KADİR ÇELİKTÜRK
  • CANSEL TUNCER
  • DURAN ÇİFTÇİ
  • BURAK GÖNEN
  • HAVVA IŞIK
  • MUSTAFA SÖZEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    AYLIK ORTALAMA DEVAM ORANI %86.86 OLARAK TESBİT EDİLMİŞTİR. 

GENEL TOPLAMDA %100 DEVAM EDEN ÜYELER

  • OSMAN BERBEROĞLU
  • OSMAN BİLGEN
  • İBRAHİM COŞAR
  • SALİM GÜLLÜPINAR
  • LEVENT İÇEL
  • MUSTAFA KIVRAK
  • AYTAÇ KÜÇÜKÜNAL
  • FEHİM ÖZ
  • OKTAY YİĞİTBAŞI
  • YAŞAR SÜZEN

 

  

 

 

 

 

 

BU AY  %100 DEVAM EDEN DEVAMDAN MUAF ÜYELER

  • SALİH ÇOPUR
  • AHMET GÖNEN
  • FERİT SELEKLER
  • A. TURHAN SÖZEN
  • AHMET ÜNSAL
  • FİKRİ ZAMAN

 

     ROTARY’DEN DUYURULAR 

 

Değerli Başkanım,    

Bildiğiniz gibi U.R. 2430. Bölge 2002 – 2003 Dönemi Vakıf Seminerinin düzenlenmesi görevi Guvernörümüz Sayın Müfit Metin tarafından kulübümüze verilmişti ve bunun için size geçtiğimiz aylarda bir davet yazısı göndermiştik.
Ancak olumsuz hava koşulları nedeniyle toplantı, Guvernörümüz tarafından 15 – 16 Mart 2003 tarihine ertelenmiştir. 

Şimdi tekrar, Uluslar arası Rotary Vakfı kaynaklarının daha etkin kullanımı açısından çok önemli bilgiler kazanacağımız bu seminere bir üyemizi davet ediyoruz. Katılacak üyeniz için ekteki formun doldurularak en geç  8 / Mart / 2003 tarihine kadar elimizde olacak şekilde bize ulaştırılmasını rica ediyoruz. 

Katılımcıların mümkünse kulübünüz Vakıf temsilcisi veya gelecek dönem yönetim kurulu üyesi olmasını ve uluslar arası ilişkilerde çalışma yapmak için yeterli bilgi, deneyimde ve isteğinde olmasını rica ediyoruz. 

Vakıf Semineri 15 – 16 Mart 2003 tarihinde Çorum’da Anitta Otelde yapılacaktır. Seminer ile ilgili eğitim, konaklama ve yemek giderlerinin büyük bir kısmı bölge bütçesinden karşılanacaktır. Bundan dolayı Dönem Guvernörümüz Sayın Müfit Metin’ e şükranlarımızı sunuyoruz.
Ayrıca bu program çerçevesinde hava koşullarının izin vermesi durumunda sizleri Çorum yakınlarındaki “ Alacahöyük – Boğazkale” ye götürmek ve bu tarih hazinesini sizlere tanıtmak istiyoruz. 

Buna göre, kulübünüzden talep edilen katılım ücreti iki kişilik odada kişi başı sadece 35.000.000.TL. olarak belirlenmiştir. 

Ayrıca tek kalmak isteyen dostlarımız ilave olarak  45.000.000.TL.’sı, Eşi ile katılmak isteyen dostlarımız ise 75.000.000.TL. ilave ücret ödeme durumunda olacaklardır. Katılımınız ile bize vereceğiniz desteğe şimdiden şahsım, kulübüm ve bölgemiz  adına teşekkür ederim.
Ayrıntılı program bildireceğiniz katılımcılara doğrudan ulaştırılacaktır. 

Rotaryen sevgi ve saygılarımızla. 

Rtn. Okan Meroğlu   
Çorum Rotary Kulübü
2002 – 2003 Dönem Başkanı

NOT : İLGİLENEN DOSTLARIMIZIN RTN. EGE ALTAY’A BAŞVURMALARI GEREKMEKTEDİR..                             

 

B U        H A F T A

İşyeri Ziyareti    -   06.03.2003   -   1276/34  

ADEN İGS İŞYERİ ZİYARETİ

Mönü :

 

DOĞUM GÜNLERİ

EVLENME YILDÖNÜMLERİ

06.03  

Melike Behiye YÜCEL  

 

10.03  

Burak GÖNEN  

 

 

BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ ?

  • Geçen hafta Dünya Ralli şampiyonasının Türkiye ayağı Antalya Kemer bölgesinde başarılı olarak gerçekleştirildiğini ve Organizasyonun bir çok yabancı televizyonlarda takdir edilerek gösterildiğini !
  • Ön Muhasebe kursuna gelen taleplerin çok yoğun olmasının memnuniyet verici olduğunu !
  • Kulüp devamının yükselmeye başlaması hepimizi memnun ettiğini ve bunu korumak için biraz daha gayretli hareket etmemiz gerektiğini !
  • 2003 – 2004 Rotary döneminde görev alacak sevgili dostlarımızın dönemleri ile ilgili çalışmalara başladığını biliyormusunuz ?  

 

  SİZİN KÖŞENİZ

 KAYGI KAVRAMINA “KAYGI DOLU” BİR BAKIŞ

- 2.Bölüm -

VAROLUŞ VE KAYGI

 Kierkegaard, insanın dünyadaki varoluşunu, Hegel’de olduğu gibi ideal bir düzenin sürdürülmesindeki anlamlı bir katkıdan çok, anlaşılamayan ve açıklanamayan bir saf olgu biçiminde görür. Dünyayı bütünlüğünü kaybetmiş ve güvenilmez olarak tanımlar ve dünya kaygısını somut olarak özgürlükten kaygı duymakla açıklar. 

Daha radikal bir tavır sergileyen Heidegger ise “Dünyanın İçinde Olma Kaygısı” betimlemesiyle giderek bunu ölüm karşısındaki kaygıya dönüştürür. Kaygıyı insanın varoluşundaki temel olarak değerlendirir ve bireyin ancak kitle içindeki çözülmüşlüğünden kurtulup, kendi benliğini bulmasıyla ölüm ve yok olma kaygılarını yenebileceğine işaret eder. (Nietzsche’nin kulaklarını çınlatırcasına...) 

Sartre’ın varoluşçuluğu ise, sonuçlarını tanrı tanımaz hale gelmiş bir dünyadan çıkarır. Ona göre değerler bağlamında bir dünya yoktur. İnsan özgürdür ve eylemde bulunmak zorundadır; ancak bunu yaparken değerleri kendi kararlarıyla belirleyecektir. Kaygı ve sorumluluğun birbirinden ayrılamayacağını savunan Sartre şöyle der: “Kaygı bizi eylemlerimizden ayıran bir perde değildir. Tam tersine eylemlerimizin bir bölümünü oluşturur.”

Gene varoluşçulardan Jaspers ise kaygıyı ikiye ayırır. İlki salt yaşam kaygısı olup, ölümden duyulan kaygı olarak görülürken, ikincisi olan varoluş kaygısı ise çok daha derine iner. Varoluş kaygısının belirsiz oluşuna dikkat çeken Jaspers, bunun nedeni olarak da herkes tarafından kendi deneyimlerine göre yaşanmasını görür. “Varoluş kaygısı, kendimin gerçekte sahici kendim olup olmadığımdan duyduğum kaygıdır.” Onun yaklaşımında kaygının tekrar metafizik ve dinsel gelenek anlamında belirdiği ifade edilir. 

Kaygının öyküsü elbette burada bitmez; bitmesi beklenmemelidir de... Ne de olsa kaygı bir geçiş noktası olarak hep karşımıza çıkacaktır. Varlığın içine gizlenmeye yol açan bir geçiş noktasıdır bu.  

..VE BİR SONUÇ (veya SON) OLARAK KAYGI 

Öyle ya da böyle, hemen hemen bütün canlılarda var olan bir duygudur kaygı. İnsan için farkıysa, onu bilinç düzeyinde algılamasında ve hergün yenilenen biçimlerde yaşamasındadır. 

İnsan bilmediği zaman hayvansı bir kaygı içindeyken, bildiği zaman da insani bir kaygıya kapılmaktadır. Yani onu insan yapan unsurlardan biri işte bu kaygısının farklılığındadır: “Bildiği zaman, bildiğinden ötürü” kaygı duymasıdır. 

Bu yaratıcı bir kaygıdır. İnsanı nesne olmaktan özne olmaya doğru yöneltir; ve özünde de temel bilgiyi barındırır. Kaygı “duygu halinde hissedilen bilgi” olarak da tanımlanabilir. Sürekli irdelenmesi gereken bu bilgi insan tarafından bir anlama yöntemi haline getirilir. Ve giderek de insanın bildiğinden fazlasını bilmediğini anlamasına ve kendini evren içinde bir kaderi veya öyküsü olmaktan öteye gidemeyen bir varlık olarak algılamasına yol açar. Bu evren ister üstün bir irade tarafından oluşturulsun, ya da kendiliğinden ortaya çıkmış olsun; sonuç olarak insan bu düzen içinde belirleyenden çok belirlenen bir varlık olduğunu kabullenmek zorunda kalır. 

Bir yanda sınırsız bilgi, diğer yandaysa belirleyici olamamanın getirdiği çaresizlik. İşte kaygının başrole soyunmak zorunda kaldığı uzlaşmaz çelişki burada yatmaktadır. İnsan öleceğini bilen yegane canlı olarak “kendi hakkındaki bilgisiyle” bu çelişkinin girdaplarında boğuşmaktadır. Ölümü “yaşarken yüceltilenin sonsuza dek hiçleşmesi” olarak algılayan insan, ölümün hiçleştiriciliğinden kaygılanmaktadır. Varken yok olmayı, hiç olmamış gibi bir duruma düşmeyi kavrayamamaktadır. İşte temel varoluşsal kaygı budur. 

Varoluşsal kaygı, uygarlaşmanın sonucu olarak ortaya çıktığı kadar, giderek onun bedeli de olmakta ve insanın derin özünü meydana getirmektedir. Ancak sonuçta kaygılansa da kaygılanmasa da gerçek değişmeyecektir: İnsan ölümlüdür; hiçbir zaman varolmamışçasına yok olup gidecektir. Kısacık varoluşunu ister bir trajedi, ister komedi olarak yaşamış olsa da sonuç aynıdır. 
Hülagu Şencan

DEVAMI YOK!

 

GÜZEL BİR SÖZ

Aşk,
Doğanın dokuduğu,
Düşlerimizin işlediği,
Bir kumaştır. 

VOLTAİRE 

  

ANTALYA HAKKINDA BİLGİLER

 

Müze Hakkında

 

Antalya Müze’ sinin kuruluşu ve gelişmesi oldukça ilginçtir. 28 Mart 1919 tarihinde Antalya İtalyanlar tarafından işgal edildi. İşgal kuvvetleri ile birlikte gelen arkeolog, yöreyi gezerek buldukları antik eserleri toplayıp İtalyan Konsolosluğuna taşımaya başladılar. Bu arada Antalya tarihine ilgi duyan ve arkeolojiyi seven lise öğretmeni Süleyman Fikri Bey, tarihi eserleri medeniyet adına topladıklarını iddia eden İtalyanların bu hareketlerine karşı çıktı. Tekeli Mehmet Paşa Camii'nin yanında terk edilmiş küçük bir mescidi düzenleyerek Antalya Müze' sinin ilk temelini atmış oldu. Daha sonra İtalyanların Antalya'dan çekilmesi üzerine onların topladıkları eserleri de bu küçük müzeye getirdi.

1937 Yılından sonra Yivli Minare Camii müze olarak kullanıldı. Bölgede yapılan kazılarda yeni yeni eserler bulundu. Eski uygarlıkların kalıntıları bir bir toprak üzerine çıkarılıp sergileniyordu. Bugün Konya altında bulunan ve çağdaş bir anlayışla düzenlenmiş Türkiye'nin en büyük müzelerinden biri olan Antalya müzesinde 13 teşhir salonu ve açık hava galerisi vardır. Kapladığı alan 7.000 metre kare olan müzede sergilenen eser sayısı 5.000 kadardır. 25.000 - 30.000 kadar eser ise müzede sergilenmeden korunmaktadır.

Tarih Öncesi Devir                                               

 
CHIPPED STONE ASSEMBLAGE
Flint and stone     
Lower Palaeolithic Period  
Acheulian type
Karain Cave, Antalya   

CHIPPED STONE ASSEMBLAGE

Flint
 Middle Palaeolithic Period
Mousterian type
Karain Cave, Antalya     

STYLIZED HUMAN HEAD

 
Bone
 
Upper Palaeolithic Period
Karain Cave, Antalya  

           


FRAGMENT OF A HUMAN SKULL
HOMO NEANDERTHALENSIS 
Bone  
L:9.4 cm. W:6.8 cm.
B.C.    Period 
Karain Cave, Antalya
  

PAINTED POT  

Baked clay
 H:17 cm. D(mouth):16 cm.     
Neolithic Period  First half of 6th millennium

Karain Cave, Antalya 

 TWIN-CUPS
Baked clay 
H:5 cm. D(mouth):3.6 cm
Early Chalcolithic Period, second half of  Upper Palaeolithic6th millennium B.C.
Bagbasi Area/Elmali

Sevgili Dostlarım,
Antalya hakkında sizlere her hafta aktardığım bilgiler www.antalya-ws.com adresinden alınmıştır.
Sevgi ve saygılarımla..
Rtn. Osman Berberoğlu
 

  

   DENİZDEN GELEN LEZZET         

                                                  GENEL BİLGİLER

LÜFER:
Akdeniz,Karadeniz, Marmara, Hint Okyanusu ve Atlas Okyanusu’nda sürüler dolaşan lüfer pullu bir göçmen balıktır. Soğuk denizlerde yaşayanları daha yağlı olduğundan daha da lezzetli olur. Ülkemizde Karadeniz’de ve İstanbul Boğazı ile Marmara Denizi’nde yakalananların tadı muhteşemdir. Daha güney denizlerimize inildikçe yavanlaşır ve kendisine mahsus o güzel tat ve kokuyu kaybeder.

Eylül ortasından Ocak sonuna kadar olan zamanı en yağlı ve lezzetli zamanıdır. Bu devre içinde ızgarası tavsiye edilir. Çinekopun da ızgarası çok iyi olur, ancak mevsimi lüfere göre kısadır. Kasım sonundan itibaren azalmaya başlar. Diğer zamanlarda, büyüklüğüne göre pilakisi, buğulaması, kağıt kebabı ve tavası olur. İlkbaharda son derece yağsız olduklarından tava, pilaki ve buğulaması tercih edilmelidir.

Lüfer büyüklüğüne göre en çok isim alan balıktır. Lüfer çeşitleri şöyledir:
1. 10 cm’ye kadar................... yaprak (20 adet/kg)
2. 11-13 cm arası.................... çinekop(16-19 adet/kg)
3. 14-16 cm arası.................... kabaçinekop (10-15 adet/kg)
4. 17-20 cm arası.................... sarıkanat (9-14 adet/kg)
5. 21-30 cm arası ................... lüfer (4-8 adet/kg)
6. 31-35 cm arası.................... kaba lüfer(2-3 adet/kg)
7. 35 cm’den büyük................ kofana ( yaklaşık 1 kg/adet veya daha büyük).

PALAMUT:
Uskumru,torik ve orkinosu içeren bir familyadandır. Sürüler halinde yaşayan pulsuz, siyah etli bir göçmen balıktır. Sırtı çizgili, karnı gümüş rengindedir. Uzunluğu 1 metreye kadar varır. Bu familyanın çeşitleri bütün denizlerimizde görülmekle birlikte en lezzetlileri Karadeniz ve Marmara’da avlanılan tipleridir. Karadeniz ve Marmara palamutunda baştan kuyruğa doğru muntazam çizgiler halinde giden, dördü koyu, üçü açık menevişli yedi adet bant bulunur. Ege’de yaşayan, Tombik, Benekli Orkinos ve Yazılı Orkinos isimleri alan yakın akrabasında ise sırttan karına doğru dalgalar halinde inen en az 16 adet alacalı bant ile karın civarında en az üç adet siyah benek bulunur. Bu cinsin etinin tadı, hakiki palamuta nazaran hiç güzel değildir. Ama çok kişi bu özelliği bilmeyip "palamut" diye aldanır ve sonra palamuttan soğur.

Palamut avı Ağustos ayında başlar. Önce Karadeniz’den sürüler halinde vanoz ve çingene palamutu, Eylül’den itibaren de palamut gelmeye başlar. En lezzetli zamanı da Eylül başından Şubat ortalarına kadar olan zamandır. Bu mevsimde çok yağlı olduğundan tavası biraz ağır kaçar. Bu nedenle ızgarası ve fırını tavsiye edilir. Aynı mevsimde yahnisi de harika olur. Diğer mevsimlerde tavası yapılabilir. Palamut siyah etli bir balık olduğundan buğulaması ve çorbası tavsiye edilmez.

Palamutun boyuna göre isimlendirilmesi aşağıdaki gibidir:
1. 20 cm’ye kadar........................ palamut vanozu
2. 20-30 cm arası..........................çingene palamutu
3. 31-40 cm arası..........................palamut
4. 40-45 cm arası..........................kestane palamutu
5. 45-50 cm arası .........................zindandelen
6. 51-60 cm arası..........................torik
7. 61-65 cm arası..........................sivri
8. 65-70 cm arası..........................altıparmak
9. 70 cm’den büyük......................zindandelen

Torik ve toriğin büyük boyları palamuttan daha çok yağlıdır. Bu nedenle tuzlama ve lakerdası tercih edilir.

LEVREK, MİNEKOP, EŞKİNE:
12 değişik türden meydana gelen bu familya ılık ve tropik sukarın sığ kesimlerinde yaşar. Vücutları iğ biçiminde ve yandan hafif basıktır. Pulları oldukça iri olan levreklerin yanları genelde beyaz, alt bölümleri gümüşi, alt yüzgeçi ise sarımsıdır. En irileri 1 metreyi geçebilir. Ülkemiz denizlerinde 20 ila 60 cm arasında olurlar. Bayağı levrek ve benekli levrek olmak üzere iki tipi mevcuttur. Sırtlarındaki çok sayıda benek ile ayrılırlar. Benekli levrek Güney Ege ve Akdeniz’de, bayağı levrek ise bütün denizlerimizde görülür.

Karadeniz’de kötek olarak ta bilinen minekop ta bu familyanın diğer bir türüdür. Eşkineye çok benzeyen minekoplar 30 ila 80 cm arasında olur. 1 metreden büyük ve 20-25 kg olanlarına da rastlanmıştır. Erişkinler kıyıya yakın kayalık dipleri, yavrular ise akarsu ağızlarını tercih ederler. Parlak mavimsi-gri renkteki vücudu sırttan karına doğru inen sarı menevişli çizgilerle bezenmiştir. Karnı gümüşi beyazdır.

Eşkine ise bütün denizlerimizde görünen kıyıya yakın kayalık diplerde yaşıyan bir türdür. Ortalama 30 cm ve 600 gramdır. 3-4 kiloluk irilerine de rastlanmıştır. Sırtı kamburumsudur ve koyu kahve ile lacivert arası bir renktedir. Karnı ise sarı-beyaz menevişlidir. Başının içinde, gözlerinin arkasında herbiri 4-5 gram ağırlığında iki adet beyaz taş bulunur. Halk arasında bu taşların idrar söktürücü ve böbrek taşı düşürücü olduğuna inanılır.

Genelde tek gezen, geceleri avlanan ve oyuklar arasından süzülürcesine dolaşan bu balığın başlıca besini karides ve yavru balıklardır.Yıl boyunca yenen levreğin çok lezzetli eti vardır. En güzel mevsimi kış ayları ve ilkbaharın başıdır. Her türlü yemeği yapılan levreğin buğulaması, fırında kağıt kebabı ve mayonezlisi nefis olur. Levrek özellikle şaraplı ve mayonezli balık yemeklerine çok güzel gider.

TRANÇA,SİNARİT:
Trança genelde sinaritlerin irisi için kullanılan bir isimdir. Lagos ve orfozla büyük benzerlik gösterirlerse de ayrı familyalara mensupturlar.

İSTAVRİT:
İstavrit, Marmara ve Boğaz’ da balık avlamaya başlayanların ilk tanıştıkları balıktır.Ağzı öne uzayabilen, dişleri ince, gözleri iri, kuyruğu derin çatallı ve vücudu iğ biçiminde olan göçmen bir balıktır. Marmara, Ege ve Karadeniz’de yaşayan yerli türleri de vardır. Marmara’da 15-20 cm, Ege’de 30 cm civarında olurlar. Marmara’da boyu 10 cm’ nin altında olan küçük istavritlere kıraça tabir edilir. Karadeniz’in doğusunda istavritler palamut büyüklüğünde, yaklaşık 50 cm boyunda olurlar.Sarıkuyruk istavrit veya sarıkanat istavrit diye anılan tipi sularımızda en çok bulunan türüdür.

İstavritler sonbaharda Marmara’ya iner, mayıs’ tan itibaren de Karadeniz’e geri dönmeye başlarlar. Her mevsimde yakalanan istavritin en lezzetli olduğu zaman Kasım ila Şubat ayları arasıdır. Tavası ve fırını çok güzel olur.

İZMARİT:
Ağzı körüklü, gözleri iri, sırt-göğüs ve anüs yüzgeçleri sert diken ışınlı bir balıktır. Sularımızda iki türü vardır: menekşe izmarit ve istargilos. İzmaritin erkekleri dişilerden daha iri olurlar. Dişiler 20 cm civarında olurken erkekler 25 cm’ye kadar uzayabilir.

İzmarit midye, deniz solucanı ve balık yumurtaları ile beslenen bir dip balığıdır. Eti beyaz ve son derece lezzetlidir. Tavası güzel olur. Sonbahar ve kış aylarında ızgarası dahi yapılır. İzmaritler ızgara yapılırken ayıklanmaz. Olduğu gibi pişirilip bilahare derisi, bağırsakları ve kılçıkları ayıklanır. Üzerine limon ve zeytinyağı ile kıyılmış maydanoz eklenerek hazırlanır. Pulları kazındıktan sonra derisi tulum çıkarılarak yapılan tavası da çok güzel olur.

KALKAN:
Karadeniz’in bu ünlü balığı bütün yassı, oval vücudu, bir tarafı siyaha yakın diğer tarafı beyaz rengi ve beyaz tarafındaki düğmeleri ile tanınır. Her iki tarafı siyah olan kaya kalkanı’ na da nadiren rastlanır. Kaya kalkanı daha çok Sinop, Samsun yörelerinde çıkar. İstanbul Boğazı’nın kuzeyinde, Karadeniz’in batısında avlanan kalkan bir tarafı siyah, bir tarafı beyaz olan bayağı kalkandır. Kalkan karadeniz içinde, kışın kuzeyden güneye göç eder.

Her mevsim avlanan kalkan bütün sene boyunca yenebilir. En lezzetli zamanı Ocak sonundan Mart ortalarına kadardır. Tavası çok güzel olur. Buğulaması ve kağıt kebabı da yapılır. İlkbahar sonlarından itibaren Ağustos ayına kadar yakalanan kalkan yavrularının tavası nefis olur.

KEFAL:
Yaz ayları dışında lezzetli olan pullu ve göçmen olmayan bir balıktır. Bütün denizlerimizde yetişir. Sonbahar, Kış ve İlkbahar’ da çok lezzetlidir. Kefalin buğulaması ve pilakisi çok güzel olur. Ayrıca likorinoz denilen tütsülüsü de çok makbuldur. Bir kefal türü olan haskefalin kurutulmuş yumurtaları çok aranan bir deniz ürünü, bir mezedir. Sarı kulak kefalin tavası ve fileto ızgarası da yapılır.

Kefal alırken çok dikkat etmek, tercihan tanıdık balıkçıdan almak gerekir. Çünkü kefal kirli ve bulanık suları çok sever ve buralarda diğer balıklar yaşamazken o yaşar. Örneğin İzmir Körfezi’nde diğer balıklar yaşamazken kefal bol miktarda bulunmaktadır. Bu gibi sularda yakalanmış kefal insan sağlığı için büyük tehlike arzeder.

KILIÇ:
Türkiye’mizi çevreleyen denizlerde artık nadir görülen çok lezzetli bir balık türüdür. Akdeniz ve Ege’de yıl boyunca, Karadeniz’de ise yalnız yaz ayları görülür. Kılıç gibi uzun üst çenesi, lacivert-siyah sırt rengi ile tanınan bu balığın akrabası marlin bizim sularımızda bulunmaz. Daha çok Atlas Okyanusu’nda Bermuda civarında bulunan bu balık pişince pembemsi et rengi, kafadan kuyruğa kadar uzanan sırt yücgeçi ve yuvarlak yerine enine yassı üst çenesiyle kılıçtan ayrılır.

Her mevsimde yenebilen kılıçın en lezzetli zamanı Eylül-Şubat arasıdır. Bu balığın en güzel defne yapraklı şişi olur. Izgarası ve kağıt kebabı da yapılır.

MEZGİT:
Tavuk balığı olarak ta bilinen mezgit bütün denizlerimizde bulunmakla beraber en çok Karadeniz’de bulunur. Yaz hariç devamlı yumurtalı durumdadır. Mezgitin yumurtalı tavası, domatesli sotesi güzel olur.

KIRLANGIÇ:
Bütün denizlerimizde bulunan kırlangıç ortalama 25-30 cm olup nadiren 75 cm’ye kadar olanlarına da rastlanmaktadır. Sırt rengi kırmızı-pembe, karuın ise pembe veya beyazdır. Yakın akrabası olan öksüz’den, bu balığın pembe-gri veya komple gri sırtı, ve öksüzün ördek gagasını andıran ağız yapısı ile ayrılır. Her ikisi de lezzetli olup genelde kırlangıç tercih edilir. Çok gelişmiş solungaçları ve gırtlak yapısı medeniyle uğultu, inilti gibi değişik frekanslarda ses çıkarırlar. Bu ses nedeniyle bir birçok balıkçı tarafından inleyen balık diye adlandırılır ve uğursuz sayılır.

Kırlangıç ızgara ve tavaya uygun değildir. Buğulaması, özellikle çorbası çok lezzetli olur. Haşlanmış kırlangıçın ayıklanmış etleri mayonezli veya zeytinyağ-limon sıkarak soğuk olarak ta meze olarak lezzetle yenebilir.

İSKORPİT, ADABEYİ:
Kırlangıçtan bahsedince iskorpit ve adabeyini atlamak olmaz. Her ne kadar aynı familyadan olmamakla beraber etleri ve uygun oldukları yemekler açısından çok benzerlik gösterirler. İskorpit bütün denizlerimizde, adabeyi ise genelde Ege'’e bulunur. İskorpitin sırt dikenleri zehirlidir. Bu nedenle balıkçıya ayıklattırılmalıdır.
 

Sevgili Dostlarım,
Sevgili dostumuz Gönül Mutlu balık’ lar ile ilgili olarak çok geniş bilgilerin olduğu bir kitabı mail olarak aktardı. Bende sizlere faydalı olacağına inandığım bazı balık ve balık yemekleri hakkındaki  bilgileri aktarmaya  çalışacağım. Umarım faydalı olur ve beğenirsiniz.
Sevgi ve saygılarımla.
Rtn. Osman Berberoğlu
 

 

   SEVGİLİ ROTARACT’LARIMIZDAN  !

 

Bir anıyı bir şarkı kıvılcımlandırabilir...
Bir hayali bir çiçek uyandırabilir... 
Bir ağaç ormanı başlatabilir...
Bir kuş ilkbaharı müjdeleyebilir...
Bir gülümseme bir arkadaşlığı başlatabilir...
Bir tokalaşma, bir ruhu canlandırabilir...
Bir kelime bir amacı belirleyebilir...
Bir oy bir ulusun yaşamını değiştirebilir... 
Bir gülüş bir kaderi alt edebilir...
Bir adım, yolculuğu başlatabilir...
Bu yüzden; 'Ben olsam ne olur, olmasam ne olur' demeyin... 
Siz çok şey ifade ediyorsunuz ...

Rtc.Ecz. Özlem  M. Çakır (Çölkesen)

 ______________________________________

 
Propaganda gezisi sırasında George Bush bir okula gider. Konuşmasının sonunda " Sorusu olan var mı? " diye sorar. Bob ayağa kalkar ve " 3 tane sorum  var " der.


1. Oy sayımında daha az  oy almanıza rağmen nasıl başkan oldunuz ?
2. Kanıtınız olmadan niçin Irak'ı  vurmak istiyorsunuz ?
3. Hiroşima'ya atılan bomba tarihin en büyük terör olayı  diil miydi?
Tam bu sırada teneffüs zili çalar ve tüm çocuklar dışarıya koşuşur.
Teneffüsün sonunda sınıf  tekrar geriye gelir. Bush gene " Sorusu olan var mı? " diye sorar.
Bu sefer John ayağa kalkar ve " Size 5 sorum  var " der.

1. Oy sayımında daha az  oy almanıza rağmen nasıl başkan oldunuz ?
2. Kanıtınız olmadan niçin Irak'ı  vurmak istiyorsunuz ?
3. Hiroşima'ya atılan bomba tarihin en büyük terör olayı diil miydi?
4. Teneffüs zili bugün niçin 20 dakika erken  çaldı ?
5. Bob  nerede ?

 Rtc. Ecz. Özlem M. Çakır (Çölkesen)

 _____________________________________
 

         AYAKKABI & AŞK
         Bedenin yükünü ayaklar tutar, ruhun yükünü yürekler... Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz. İçinizin acılarını, sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız. Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır. Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda
çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
         Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir. Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.
         Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"... Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar. Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar. Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır. "Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur. "Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz. Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz. Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan
insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
          Evet, aşk "ayakkabıdır." Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz". Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız ; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla
eskisi gibi olmayacaktır"!
                                         Rtc.Ceyhan Bulut
 

 

Sevgili Dostlar,
Bültenin hazırlanması konusunda bize destek veren dostlarımıza sonsuz teşekkürler..
Sevgi ve saygılarımızla.
Bülten Komiteniz..