![]() |
![]() |
Adres
:Sinan Mah. Arık Cad. No:35/4 Gerçek Apt.Kat:1 Antalya Dönem: 2003-2004
Sayı :
36 |
| 2003-2004
Dönem Başkanı Aytaç KÜÇÜKÜNAL As Başkan Havva İşkan IŞIK Sekreter Salih PEKER Sayman Ege ALTAY Üye Yavuz CANÖZ |
Meslek
Hizmetleri Ana Komite Başkanı Ahmet FIĞLACI Toplum Hizmetleri Ana Komite Başkanı M.Oktay YİĞİTBAŞI Gençlik Hizmetleri Ana Komite Başkanı Melike YÜCEL Uluslar Arası Hizmetler ve Rotary Vakfı Ana Komite Başkanı Levent İÇEL |
2003-2004
Dönem UR Başkanı Jonathan B. MAJIYAGBE 2003-2004 Dönem UR 2430. Bolge Guvernörü Yılmaz ÖNEL 2003-2004 Dönem X. Grup Guvernör Yardımcısı Osman BERBEROĞLU |
| G E Ç E N H A F T A |
SHERATON VOYAGER 16.04.2004 - 1331/37 |
||||
|
Toplam Üye |
54 + 12 |
|
KONUŞMACI |
50. YIL BALOSU |
|
|
Katılan Üye |
54 + 12 |
KONU |
|||
|
Katılım |
% 100 |
KONUKLAR |
|||
|
TELAFİ KARTI |
|
||||
|
|
|
||||
|
MAZERET BİLDİRENLER |
|||||
|
|
|
||||
|
|
|
||||
|
|
|
||||
|
TOPLANTI NOTLARI
Toplantımız 50.Yıl Balosu nda gerçekleştirildi bu hafta.
Bu gecede sevgili Salih Çopur bir Antalya Rotary nin kuruluş öyküsünü anlatan bir konuşma yaptı.
Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler, Bugünkü konuşmalarda sayın rotaryanlar, sayın başkan, sayın rotaryan eşleri, sayın guvarnör yardımcım gibi sözleri çok duyacağınız için sözüme hanımefendiler beyefendiler diyerek başladım.
Türkiye Rotary' sinin 50. kuruluş yıldönümünü kutlamak için tüm Antalya Rotary Kulüpleri nin bu eşli toplantıda biraraya gelmiş olmaları son derece sevindirici olmuştur. Bugün aynı zamanda Antalya Rotary' sinin kuruluşunun 27. yıldönümünü birlikte kutlamış oluyoruz.
Bu toplantıda bana Antalya da 1977 de kurulan Antalya Rotary Kulübü nün kuruluş öyküsünü anlatma görevi verildi. Rotaryan Ferit Selekler in 24. kuruluş yıldönümünde hazırlayıp sunduğu kuruluş öykümüzü buldum. Kuruluş hikayemizi onun kaleminden sizlere aktaracağım.
Türkiye Rotary kulüpleri yönetim muşavirliği 1977 yılında, Rotary'nin ülke çapında yayılmasını, yeni kulüpler açılmasını hedeflemişti.O tarihte sadece Ankara, İstanbul , Bursa, Adana ve Mersin şehirlerinde rotary kulüpleri vardı ve Türkiye de toplam Rotary Kulüpleri sayısı yirmiyi geçmiyordu. Yeni Rotary kulübü kurulması öngörülen şehirlerin başında ise Antalya geliyordu.
Antalya da kurulacak Rotary Kulübü için Ankara/ Çankaya Rotary Kulübü kurucu kulüp olarak seçildi. Çankaya Rotary kulübü de üyeleri arasından koç şirketler gurubuna dahil tofaş ormak a.ş nin genel müdürü Turgut Tokuş'u Antalya da bir rotary kulübü kurulması için gerekli araştırma ve nabız yoklamalarını yapmakla görevlendirdi. Rtn.Tokuş ilk olarak , yine koç şirketler grubuna dahil olan ve Antalyada faaliyet gösteren Günoto A.Ş. Genel müdürü Orhan Mizanoğlu nu aradı ve sordu: Acaba Antalyada bir Rotary kulübü kurabilirmiydi? İlhami Gönen ile Fikri Zaman bu soruya yine bir soru ile cevap verdiler. Niye olmasın?
Üçü birlikte Antalya iş dünyasından tanıdıkları önde gelen kişilerle temasa geçerek konu ile ilgili düşünce ve fikirlerini ele aldılar. Rotary fikrine yakın duranlar da oldu, olumsuz tavır takınanlar da. Orhan Mizanoğlu ile görüştükten sonra böyle bir teşebbüsün içinde yer almayı kabul eden ilk iki kişi Mahmut Konuk ile Adnan Seleklerdi. Haftalar süren temaslardan sonra anlaşıldı ki Antalya da bir Rotary kulübünün kurulması mümkündür. Bu tesbit üzerine Orhan Mizanoğlu, Turgut Tokuş u arayarak sorduğu soruya evet cevabı verdi. Günoto a.ş.nin o günlerde Atatürk Caddesi üzerindeki işyerinde yapılan ilk müteşebbis heyet toplantısına yirmiden fazla kişi katıldı. Orhan M izanoğlu aynı zamanda resmi kuruluş formalitelerini başlatmıştı. Mizanoğlu o günleri anlatırken; Ahmet Gönen, Yılmaz Urcu çok çalıştılar, Salih Çopur da resmi işlerin tamamlanması için çok koşturdu diye söz ediyor. Daha sonra bir derneğin kurulması için kanunun öngördüğü sayıda imza sağlanarak izin için Antalya Valiliğine başvuruldu. Antalya Rotary kulübünün resmi kurucuları şu isimlerdir: Mahmut Konuk , Adnan Selekler, İlhami Gönen, Fikri Zaman , Orhan Mizanoğlu, Yılmaz Urcu, Tevfik Tugayoğlu, Salih Çopur ve Kayhan Öndemir.Kuruluş tarihi 10 mayıs 1977.
Daha sonra sevgili Guvernör yardımcımız Osman Berberoğlu da aşağıdaki konuşmasında Rotary nin önemini ve yaptıklarını anlattı.
1950 li yılların başlarında başlayan Türkiyede Rotary Kulübü kurma hayalleri ve çalışmaları 1954 yılında Ankarada gerçekleşmiştir. Ankarada Kendinden önce hizmet felsefesi ile yakılan ışık daha sonra Anadoluya yayılmaya başlamıştır. Guvernör Yardımcımız Osman Berberoğlu ise sözlerinde; Sevgili Dostlarım; Benden önce konuşan sevgili Salih Çopur Antalyada Antalya Rotary Kulübünün kuruluş öyküsünü sizlere aktarmıştır. Antalyada 27 yıl önce 10 Mayıs 1977 de başlayan öykümüz her yıl daha da güçlenerek toplumumuza Elini Uzatmaya devam etmektedir. Tüm çalışmalarımızda en büyük destek kulüplerimizin siz değerli üyelerinden ve sevgili eşlerimizden gelmektedir. Sizlere ayrı ayrı teşekkür ederim.
Bugün itibariyle Antalyada kurulan Rotary, Rotaract ve İnteract kulüplerimiz toplumumuzun bir çok sorununa çözüm üretmek için elini uzatmaktadır. Bu dönem itibariyle Antalya Kulüplerimiz Rotary 50. Yılı için müşterek bir proje ürettiler ve de çok başarılı oldular. Bir ilkin başlangıcını gerçekleştirdiler. Müşterek çalışmanın en güzel örneklerini sergilediler. Tüm kulüplerimizi bu anlamda kutluyorum.
Müşterek olarak yapmaya karar verdiğimiz proje KOYE Projesi idi. Antalyada 98.000 Okuma Yazma bilmeyen insanımızın Okur Yazar hale getirilmesinde ANTALYA Valisi tarafından başlatılan kampanyaya destek olmaya karar verdik. Üç yıllık süreç içersinde 11.000 civarında okumaz yazmaz insanımızın olduğu 6 adet sağlık ocağı bölgesini kendimize Proje alanı olarak seçtik. 15 Ekim 2003 tarihinde başladığımız proje çalışmalarında geldiğimiz nokta küçümsenmeyecek bir noktaya ulaşmıştır. Ocak ayında Kapadokyada yapılan yarı yıl değerlendirme toplantısında Antalya Kulüplerimizin açtığı kurs ve kursiyer sayısının 2430. Bölgede bulunan tüm diğer kulüplerimizin açtığı kurs sayına ulaştığını görmüştük. Gerçekten ulaştığımız başarı çok büyük sorunlara rağmen gerçekleşmektedir. Ve asla küçümsenmemelidir.
07 Nisan Çarşamba günü AKM Salonunda Antalyada ki diğer sivil toplum örgütleri ile birlikte açılan Okumaz - Yazmaz kurslarından mezun olanlar için sembolik bir tören düzenlendi. Bu tören Antalya Valisi ve Eşinin katılımı ve Garnizon Komutanı gibi üst düzey protokol un katıldığı bir tören olarak gerçekleşti. Sayın Vali tören esnasında bizzat sahnede elimden tutarak tüm katılımcılara, bu çalışmalarda en büyük desteği bizlerden aldığı gibi tüm çalışmalarda öncülük ettiğimizi ifade ederek teşekkür etti. Sayın Valinin teşekkürü benim şahsıma değil siz değerli dostlarımın çalışmaları içindi. Bu nedenle sizlere sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Değerli Dostlarım, 50 yıl önce Türkiyede yakılan hizmet meşalesi sizler gibi inanmış dostlarımın emekleri ile çok daha fazla büyüyecek ve gelişeceğinden eminim. Bu güne kadar yaptıklarınız ve bu günden sonra da yapacaklarınız için çok teşekkür ederim. Sizlere saygılarımı sunarken iyi eğlenceler diliyorum.
|
|||||
|
B U H A F T A |
SHERATON VOYAGER 22.04.2004-1332/38 |
|||||
|
|
KONUŞMACI |
GÜNSELİ ORAL |
MÖNÜ |
|||
|
YER |
Zihinsel Becerilerde Cinsiyet Ayrımı |
Günün mönüsü |
||||
|
DOĞUM GÜNLERİ |
EVLENME YILDÖNÜMLERİ |
|||||
|
|
|
29.04.2004 |
SERPİL- AYTAÇ KÜÇÜKÜNAL |
|||
|
OCAKBAŞI TOPLANTISI RAPORU
Sevgili Guvarnör Yardımcım,
13.04.2004 akşamı ocakbaşı toplantısı için Dilek-Taşkın Tecimer ailesinin evinde buluştuk. Toplantıya eşlerimizle beraber Duran Çiftçi, Havva İşkan, ve ben katıldık, Salih Çopur mazeretleri nedeniyle maalesef katılamadı. Öncelikle Dilek ve Taşkın'a fevkaladenin de fevkinde nazik misafirperverlikleri için bahusus teşekkür ederiz. Toplantının önceden saptanan konusu gelecek dönem projeleri konuşulmadan önce üniversite ve belediye hizmetleri gibi son derecede önemli konularda fikir teatisinde bulunduk. Daha sonra, aşağıda kısaca özetlemeye çalışbileceğim gelecek dönem projeleri üzerine sohbet ettik. Bu sohbet başlamadan evvel senelerdir klübümüze hizmet veren Fahri Bey'in böylesi aniden ayrılmasından duyulan üzüntü dile getirildi:
* Avrupa Filmleri Gezici Festivali Antalya'ya getirilebilir.
* Her ay bir kez sadece konuya ilgi duyup arzu edenlerin katılacağı, normal toplantılarda sıklıkla yaşadığımız zaman sıkıntısını yaşamak zorunda kalmayacağımız seminerler düzenlenebilir. Bu seminerler normal toplantıların yerine düşünülmemelidir.
* Meslek hizmetleri komitesi bir kaç sene evvel düzenlenen yönetici sekreteri kursu benzeri bir kurs düzenleyebilir
* Kültür gezileri ve hemen bu gezilerin ardından beraberce yenecek yemekler dostlukları pekiştirir.
* Klüp yararına belirli periyotlarla sinema geceleri düzenlenebilir.
* Sürekliliği olan bir gelir kaynağı, Üniversite Tanıtım Günleri gibi, muhakkak surette bizim klübümüzün de en önemli hedeflerinden biri olmalıdır. Belki böyle bir hedefe kopya çekerek ulaşabiliriz. Bunun için başka kulüplerin bu nevi etkinlikleri araştırılmalıdır.
* Uluslarası katılımın sağlanacağı ve bize sürekli bir gelir kaynağı oluşturacak Master Class uygulamasının, uluslarası değerde bir virtüözün üst düzeyde dersler vereceği bir klasik müzik work shopu, olabilirliği araştırılmalıdır
* Maalesef hem denizle böylesi içi içe hem de böylesi denizden kopuk şehrimizde bir yelken klübü olmaması fevkalade üzücüdür. Bu konuda öncülük yapabiliriz
* KOYE projesi kesinlikle devam ettirilmelidir
* Çevre bilincinin yaygınlaştırılması hususunda elden gelenler yapılabilir
* Organ bağışı kampanyası ve ilaç toplama kampanyaları yapılabilir
Sevgili guvarnörüm, yoksa bunu bana Allah mı söyletti? , bizden bu kadar, sürç-ü lisan ettiysek affola
En derin hürmet ve muhabbetlerimle
Hulki Demirel Ocakbaşı Sorumlusu
|
|
HUZURLU OLMAK İÇİN 100 ÖNERİ - 2
21. Her gün bir dakikanızı, minnettar olduğunuz birini düşünmek için harcayın. 22. Tanımadığınız insanların gözlerine bakın ve gülümseyerek merhaba deyin. 23. Her gün kendinize biraz sessiz zaman ayırın. 24. Yaşamınızdaki insanları minik çocuklar ve yüz yaşında ihtiyarlar olarak düşünün. 25. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin. 26. Daha iyi bir dinleyici olun. 27. Savaşlarınızı akıllıca seçin. 28. Çöpü çıkarma sırasının kimde olduğunu hatırlamıyorsanız gidip siz çıkarın. 29. Eleştirme isteğinizi bastırın. 30. Daha ılımlı bir sürücü olun. 31. Unutmayın: İnsanı edindiği huylar oluşturur. 32. Bilmemenin verdiği rahatlığı duyun. 33. İpin ucunu biraz bırakın. 34. Bir bitki yetiştirin. 35. Yoga (ya da jimnastiğe) başlayın. 36. Erken kalkmaya alışın. 37. En inatla savunduğunuz beş iddianızı sıralayın ve bu konularda yumuşamaya çalışın. 38. Planlarınızda esnek olun. 39. Konuşmadan önce derin bir soluk alın. 40. Suçluluğu değil masumiyeti görmeye çalışın.
|
|
SİZİN KÖŞENİZ
KENDİME VERDİĞİM DEĞERMünir Arıkan (NLP Trainer, Düşünce koçu)
Kendimi özel görüyorum. Kendimi her şeyi başarabilecek kişi olarak görüyorum. Kendimi dünyayı kurtaracak kişi olarak görüyorum. Düşündüğüm iki meslek var. Bunlar; siyaset ve mucitlik İmza: Enes M. Haki Bu haftaki konumuz Enes. Çünkü o çok farklı biri
İmza Enes M. Haki
Yukarıda okuduğunuz makale; Danışmanlığını yaptığım, yönetimine, öğretmenlerine, velilerine, öğrencilerine ve hatta servis şoförlerine bile kişisel ve kurumsal gelişim seminerleri verdiğim bir kolej öğrencisine ait. Adı; Enes.
15 gün önceki bir seminerimde; Kendinize verdiğiniz değeri nasıl ifade edersiniz? Bu konuda neler yazabilirsiniz? diye bir ödev vermiştim.
Üniversitede okurken, çok sevdiğimiz hocaların derslerinde en önden yer kapmaca oynardık. 400-600 kişilik uzun ve büyük amfilerde, hocanın sesini daha rahat duymak, tahtada yazdıklarını bir çırpıda kolaylıkla defterimize geçirebilmek ama en önemlisi sevgili hocamızın gözüne girebilmek için yapardık bunu.
Enes de sanki öyle. Seminer salonunda benim koltuğumun en yakınına gelmiş, yerleşmiş. İçeri ilk girdiğimden itibaren meraklı gözleriyle beni süzüyor. Koca salonda verdiğim ödevi ondan başka da yapan yok zaten. Bütün davranışlarından belli, bir ben yaptım edasıyla daha da yaklaşıyor yanıma. Elinde itina ile hazırladığı belli olan ödevi. Ben yaptım hocam diyor. Ödevi ben yaptım. Öyle büyük bir keyif ki. Bir kere benim açımdan bir keyif. Sözünüz yabana atılmamış. Sizi adam yerine koyan, sözünüzü tutan, verdiğiniz ödevi yapan birisi var. Ne kadar muhteşem bir duygu. Sizi anlayan birisinin olması. Bir kişi, iki kişi Fark etmez. Var ya. Yeter.
İkincisi, onun açıcından muhteşem. Hocaya değer vererek yaptığınız ödev, tamam aferin iyi olmuş denerek, katlanıp yan cebe konmuyor.
Enesi tahtaya kaldırdım. Sun bakalım dedim bu yazdıklarını arkadaşlarına. Mahcup bir tavırla çıktı sahneye. Önceleri biraz ürkek ve titrek sesi, bütün salonun önünde ben onu alkışlattıkça, muhteşem, harikulade, olağanüstü iltifatlarıyla destekledikçe giderek yerini tatlı bir tebessüme bıraktı. Evet evet. Onun için de muhteşem bir keyif. Sizi destekleyen bir hocanız var. Bir değil bir çok hocanız var. Arkadaşlarınız var.
Afferim be Enes dedim en sonunda. Afferim. Harikasın. Ben sana inanıyorum. Ama sana inanıp inanmamamın hiçbir önemi yok. Sen kendine inanıyorsun. İnandığın yolda, şaşmadan istikrarla yürümeye devam et, olmaz mı?
Elbette hocam dedi. Çünkü ben kendime değer veriyorum.
Afferim dedim. Bak ben de sana değer veriyorum. Şimdi senin ödevini internette yayınlasam hoşuna gider mi? Nasıl gitmesin. Enes, keyiften dört köşe olmuş, Japon karpuzları gibi sulandı ağzı. Nasıl yani dedi. Gerçekten mi? Şimdi siz bu benim yazdıklarımı internette yayınlayacak mısınız?
Tabii ki dedim. yenibir.comdaki bu haftaki yazım bu olacak. Ve kendi web sayfama koyacağım yazıyı.
Enesin keyfine diyecek yok. Öylesine mutlu, öylesine çoşkulu ki. 23 Nisanı kutluyoruz dostlar. Bu bayram Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği ilk ve tek çocuk bayramı. Yani dünyadaki ilk ve tek çocuk bayramı. Ne olur kıymetini bilin. Şu ana kadar yapmadığınız güzellikler katın hayatınıza. Bir çocuğa destek olun. Bir yavruyu destekleyin. Sevin, sevindirin. Hediye verin.
Yaşam hep karşı pencereden bakmaya alışmışız. Nasıl yani Münir Bey, şimdi ilkokul 8. sınıftaki bu küçük yavrucak bu yazdıklarını başaracak mı? Nasıl başaracak? O küçük yaşıyla, bu yazdıklarının hepsi hayal
Bu ve buna benzer bir sürü laflar edebiliriz Enese. Bu söylediklerini nasıl yapamayacağının bin bir türlü zahmetli ve eziyetlerini ona sıralayabiliriz. Haklısınız da. Çünkü onun başaramaması için bin bir sebep var. Peki ya başarması için? Başarı için bir tek yol var dostlar. O da birbirimizde destek olmak. Enesi bir kaşık suda boğmak yerine, destek yerine köstek olmak yerine, ona haddini bildirmek yerine; haddimizi bilip ona kıymet vermek en doğrusu değil mi?
Enesler kolay yetişmiyor. Enes şu anda kendine verdiği değerin düşünce boyutunu yaşıyor. Okulda hocaları, sınıfta arkadaşları evde ailesi, akrabaları, komşuları ve onu tanıyan bizler Ona değer verdikçe, elimizden gelen bir katkıyı (küçücük bile olsa) ondan esirgemedikçe, onun zihnindeki düşünsel değer, düşsel bir değer olmaktan çıkıp hakiki fiziksel bir değer olarak ortaya çıkacak.
Enes kendine verdiği değer kadar değerli. Bu doğru. Ama onun potansiyelini arttırması ve kendini gerçekleştirmesi için bizim desteğimize ihtiyacı var.
Olmaz oğlum. Sen mi kurtaracaksın bu ülkeyi Selo? Ulan manyak mısın? Sen kendini ne sanıyorsun türünden sözler duydukça, şu çocuk masumluğuyla karışık kükreyen sesi, cılız, titrek ve ürkek bir fısıltıya dönecek bir müddet sonra. Ve kendini çok değerli görmesine rağmen, o değeri kendisine vermeyenlerin değersizliği içinde kaybolup gidecek.
Enesleri yaşatalım olmaz mı? Evlerimizdeki, okullarımızdaki, şirketlerimizdeki Enesleri yaşatalım. Şimdi 23 Nisan Neşe doluyor insan
Çünkü onlar be değere, bu neşeye, bu sevgiye değer.
Çünkü kendi değerim; eşittir, geleceğime verdiğim değer.
|
|
MİSTİK ÇAĞINA
HAZIR MISINIZ? Daha önce sizlere medeniyetin panzehirini arayışımın hikayesini anlatmıştım. Bu hafta onu nasıl bulduğumu paylaşacağım sizlerle. Konu çok ciddi olduğu için işi şakaya vurmayacağım. Belki de hayatımda ilk defa...
Benim bir kızım var. Adı Fıstık. Ayrıntıya girmeyeceğim. Kendisi dünya şekeri bir şeydir. İşte bu şeker köpek kız 2-3 ayda bir adet görüyor. Dünyanın en huysuz canlısı haline geliyor bu anlarda. Kendini oradan oraya atmalar... Ağlamalar... Babasına yani bana hırlamalar... Bu kriz anlarından birinde kardeşim Banu ani bir hamleyle uzandı Fıstıka ve onu tuttu. İki elini, sırtına koydu. Ne zaman dönüp Banuya hırlayacak diye bekliyordum. Beklediğim olmadı... Boynunu büktü Fıstık. Ardından kıvır kıvır duran kuyruğu bacaklarının arasından yere sarkmaya başladı. Şaşkınlıktan dehşete düşmüştüm. Benim hiper-aktif köpeğim tam 5 dakika hiç kıpırdamadan durdu. Banu, ellerini çektiğinde Fıstık süt dökmüş bir kediydi artık.
Reiki ile ilk tanışmam böyle oldu. O güne kadar kardeşimin bana ne kadar olağanüstü bir olay olduğunu anlatma çabaları işe yaramamıştı. Çünkü, Reiki denince benim aklıma gelen tek şey Okan Bayülgenin Zagada Reiki deneyimlerini paylaşan Seren Serengille dalga geçmesiydi.
Fıstıkla Banunun arasında geçen bu diyaloğu görünce Reiki dünyasına adım atmaya karar verdim. Ertesi gün Reiki masterımıza mail attım. Bana geri döndü ve seminer tarihini bildirdi. Birkaç da uyarısı vardı: Seminerden bir gün önce içki içmek ve et yemek yok!
Uyarılara uymakta hiç zorlanmadım. Ben, zaten et yemem. Bir gün önceden içki de içmedim. Oldu bitti. Heyecanla semineri beklemeye başladım. Son gün gerçekten geçmek bilmedi. Meraktan ölüyordum.
Ve nihayet seminer günü geldi çattı. Kafamda binbir şüphe, seminer ortamına girdim. Yanımda yazar arkadaşım Melih Arat da vardı. İkimiz de birbirimize güvenerek cesaret etmiştik seminere katılmaya. Birlikte master ile tanıştık.
İnsanlarla tanışırsınız. Pozitif ya da negatif bir enerji alırsınız. Şunu söylemeliyim. Ben hayatımda bir insandan bu kadar pozitif enerji aldığımı hiç hatırlamıyorum. İnanılmaz tatlı bir insandı. Reiki ile tanışmak için doğru insanı bulduğumuza ikna oldum.
Seminer iki ayrı bölüm halinde tasarlanmıştı. Öğleden önce teorik düzeyde bir sohbete öğleden sonra ise tatbikata ayrılmıştı.
Reikiyi öğrenmeye elbette ki kelimenin kökeninden başladık. Neyse ki Latince Reikus meikus diye bir lafdan gelmiyordu. Rei- Tanrısal farkındalık demekmiş. Ki- ise yaşam enerjisi demek. Birleştikleri zaman tanrısal farkındalıkla yönlendirilen yaşam enerjisi anlamına geliyormuş.
Aramızdan bazı sempatik! arkadaşlarımız çıkıp buRAK efendi, utanmıyor musun gâvurların dininin propagandasını yapmaya? diyebilir diye hemen şu notu geçiyorum: Reiki bir din değil! Sadece ruhsal ve bedensel bir şifa enerjisi.
1920lerde Dr. Mikao Usuinin Kurama Dağında yaşadığı 21 günlük bir meditasyon süreci sonucunda ortaya çıkmış. Dr. Usui, bu keşfinden sonra insanlara şifa vermeye başlamış. Daha sonra 16 master yetiştirmiş. 1926 yılında da ölmüş. Japonyanın II. Dünya savaşına katılmasının da etkisiyle Reiki ortalıklardan kaybolmuş. Daha sonra Japonlar takdir edilesi bir kararla Japonyanın dışına çıkmasına izin vermişler. 1970-1980 arasında yeni masterlar yetişmiş ve Reiki tekrar günışığına çıkmış.
Şu anda Amerikada sigorta şirketleri Reiki seminerlerine katılma ücretini poliçe kapsamına almayı tartışıyor. Tamamlayıcı tıp adı altında sınıflanan bu yöntemle tedavi uygulayan hastanelerin sayısı hızla çoğalıyor. Dünyaca ünlü kalp cerrahı Dr. Mehmet Özün ameliyatlara iki Reiki masterı ile birlikte girdiği biliniyor.
Reikinin 5 tane temel İlkesi var: - Bugün, özellikle bugün kimseye kızma. - Bugün, özellikle bugün endişelenme. - Hayatını dürüstçe kazan. - Yaşayan her şeye saygılı ol. - Bugün şükran duygusu içinde yaşa.
Bunlar böyle kağıtta yazılıyken AA ne güzel diyorsunuz ama iş uygulamaya gelince o kadar kolay olmuyor. Nefret ettiğim insanların listesini çıkarıp hepsini teker teker affetmem söylenince benden şöyle bir ses çıktı: Gıyk!
Zor oldu ama affettim. Çünkü, düşününce nefretin insanın sırtında nasıl bir yük olduğunu anladım. Hafiflediğimi hissettim.
Oldum olası mistik konulara ilgi duyduğum için Reikinin eski Mısıra kadar uzanan hikayesini dinlemekten büyük keyif aldım.
Çakra ve aura çok ilginç konulardı. Çakra, Sanskritçe tekerlek demek. Vücudumuzda yedi adet bulunan bu tekerlekler, içimizde sürekli dönen enerji merkezlerimiz bizim. Reiki masterı, rahatlamamız için 2 kere meditasyon yaptırdı bize. Meditasyon sırasında bize pozitif enerji de veriyormuş meğer. Meditasyon sırasında benim alnıma bir ağrı saplandı. Neredeyse ağlayacaktım. O kadar şiddetli bir ağrıydı bu. Meditasyon bitince durumu aktardım. Alın, hayalgücü çakrasıymış meğer ve benim o çakram çok açıkmış. Bunu öğrenmek beni rahatlattı.
Çakra konuları bitince, auraya geldik. Aura, bizim pozitif ya da negatif enerjiyle dolu manyetik alanımız. Hocamız, birazdan size auramı göstereceğim diyince hepimiz güldük. Öyle ya, bu bir şaka olmalıydı. İnsan aurasını görüntüleyebilen fotoğraf makinalarının olduğunu biliyordum ve bu fotoğrafları daha önceden görmüştüm. Çıplak gözle bu fotoğrafları çekebileceğimize hiç ihtimal veremiyordum.
Eğitmenimiz perdenin önüne geçti. Ve bir takım hareketler yapmaya başladı. Yüzümdeki mütebessim ifade 10 saniye içinde dehşet ifadesine dönüşmüştü. Aman Allah! Bembeyaz perdenin önünde duran bir kadın vardı. Ve bu kadının etrafını sarmış sarı ile gri karışımı bir silüet karşımızda duruyordu.
Gördünüz mü? sorusuna verdiğimiz yanıtlardan hepimizin aynı şeyi gördüğünü farketmemiz de bizim için ikinci bir şok olmuştu. Bir insanın aurasını görmüş biri olmak gerçekten harika bir deneyimdi.
Öğlen yemeklerimizi yedik. Enerji insanı acıktırdığı için deliler gibi yemek yedik. Öğleden sonra en keyifli bölüme gelmişti sıra. En çok merak ettiğim bölüm başlıyordu işte. Enerjiyle fiilen tanışma. İnisiyasyon bölümünde eğitmenimiz, hepimizin tepe çakrasını açacak böylece bizler de evrensel enerjiyi ellerimizde hisseder hale gelecektik.
Birer birer odaya girecektik. Meraktan ölebileceğimi söyleyince seminere katılan diğer insanlar bana öncelik tanıdılar. İlk ben girdim odaya. Gözlerim kapalıydı. Master, görmediğim bir şeyler yapıyordu. Merak içinde bekliyordum. Elleri kulaklarımı teğet geçerken şiddetli bir uğultu duydum. Ardından da midem şiddetle kaynamaya başladı.
Çıktığımda herkes meraklı gözlerle bana bakıyordu. Bense yalnız kalmak istiyordum. Dünyam değişmişti çünkü.
3e kadar yolu olan Reikide ilk dereceye geçişim işte böyle oldu.
Sizinle paylaşmak istedim. Olayı size elimden geldiğince yorumsuz yansıtmaya çalıştım. Ve de hocamın adını özellikle vermedim. Birilerinin promosyonununu yapıyor olma fikri pek hoşuma gitmedi. Eminim eğitmenim de adını vermemi istemezdi. Bu yüzden sadece ve sadece Reikiyi anlattım. Eğer, ilgileniyorsanız araştırın ve bu insanları bulun derim.
Bana gelince... Şu anda hayatımda yaşadığım değişiklikleri size tarif etmem mümkün değil. En basitinden, baş ağrılarım ve midemdeki müzmin rahatsızlıklardan eser kalmadı. İnanılmaz dincim ve çalışma verimim tavana vurdu. Bunlar en basit etkileri!
Etrafımdaki insanlara da ihtiyaçları oldukça bu şifadan verebiliyorum. Bankada yanımda yere yığılan ve sara krizi geçirmekte olan bir adamın kafasına ellerimi koymamla birlikte adamın gözlerini açıp ayılması bir oldu. Bunun gibi onlarca deneyim yaşadım geçen bir ayda.
Bu yazıyı yazıp yazmamayı da çok düşündüm. Anlatamayacağımı ve bana inanmayacağınızı düşündüm ilk başta. Çünkü, bu olayları sözlü olarak bir arkadaşımla paylaştığımda 1 Nisan şakası zannetti. 15 dakika güldü. Sohbetimiz 1 Nisan 2004te gerçekleştiği için halen bunların bir şaka olduğuna inanmaya devam ediyor. Ben de fazla üstüne gitmedim. Beni anlayacağınıza inanıyorum. Yazılarımı takip eden sizlerin, beni diğer yazılarımdan tanıdığınızı düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Serdar Ortaçın bir albümü çıktı. Belki biliyorsunuzdur. Albümün adı Çakra! Yeni bir Okan Bayülgen-Seren Serengil sendromuna düşmenizi istemediğim için bu yazıyı bu hafta yazma gereği hissettim. Reikiyi ya da diğer bu tip kavramları sosyetik hatunların denediği trendler olarak algılamanızın çok yanlış olacağını haykırmak geldi içimden. Çünkü, mistik gerçekten çok ciddi bir konu. Pop müzik albümüne isim, rating esprilerine malzeme olmayacak kadar ciddi bir konu.
Uzun lafın kısası, panzehirimi arıyordum. Onu buldum. Çok ama çok mutluyum. Darısı sizin başınıza diyorum. Benim gibi fırtınalı bir ruha iyi geliyorsa bir panzehir, onu alnından öpmek gerekir.
Bilgi çağından sonra sıra mistik çağına gelecek diyorlardı. Bunu söyleyenler haklıymış...
|
|
SİZLERDEN
17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ...!
1940'lı yılların başındayız... Alman orduları; Volga kıyılarında Stalingrad'ta, Bulgaristan'da, Yunanistan'da Türkiye sınırlarında, Meriç kıyılarında.
Türkiye; yurdun savunması ve bir Alman işgali yaşamamak için 20 yaş kesimi (1317 - 1336 / 1901 - 1920 doğumluları ) insanını silâh altına almış.
Kahraman ordu, Trakya'da insan boyu kar, diz boyu çamurda yüzbinlerin üzerinde Mehmetçiği ile çadırlı ordugâhta... Ordugâhın savaş hazırlıkları ve yer değişimleri Mehmetçik yayan, malzeme ve mühimmat öküz arabaları, talikalar ve katırlar ile büyük zorluklar içinde yapılıyor.
Milli Mücadele'nin yaralarını saramamış yeni devlet, İkinci Dünya Savaşı'na girmeden savaşa girmiş kadar zor koşullar içinde.
Ekmek, aş yok... Hayvana sap yok, saman yok... Kışın soğuğundan, yazın sıcağından barınacak yer yok...! Cephane var mı, yok mu bilmem ama asker süngü hücumu ile saldırı ve savunma ağırlıklı talim ve terbiye görüyor...!
Haydarpaşa Asker Hastanesi ( şimdiki GATA ) tüm katları, koğuşları ve koridorları; iki katlı ranza, iki katlı kereste raflarda ot yataklarda; soğukların, yoklukların hastalıkları içinde ( tifus, ciğer, uyuz, sıtma, zafiyet vb) şifa bekleyen Mehmetçiklerle koyun koyuna dop dolu. Yeni gelen hastalara boş yatak yok. İlâç yok. Yerli aspirin taklitleri. Kaputbezinden sargılar. Şifayap olan da yok. Eli ayağı tutan memleketine 6 aylık hava değişimi ile gönderiliyor.
İşte bu yokluk ve yoksulluk içinde devlet, bu yokluk ve yoksulluğu kırmak için köye okul götürmek, köylüyü okutmak istiyor. Cumhuriyetle birlikte ülkenin gelişip zenginleşmesinin, kalkınmasının başlangıç noktasının köy olacağı kafalara DANK etmiş durumda.
17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM'de kabul ediliyor.
Zeki Kentel'in babası Trakya'da bu çadırlı orduğâhta iki yıl geçirdi ve çevresinin diz boyu çamur ve insan boyu karla kaplı o çadırda genç yaşta ömrünü tamamladı. Şehirde yaşama şansımız kalmamıştı. İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı. Annem ile köye, eğitmen olan dayımızın yanına döndük... Dayının çocuklarıyla birlikte kendine zor yeten çorbasına şehirden iki kaşık daha katılmıştı.
Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçu şehir ilkokulu mezunu olduğu için Zeki Kentel, "KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ'nün kapısından geri döndürüldü...
Belki tüm hayatı boyunca KEPİRTEPE özlemini, ülke kalkınmasının, köy kalkınmasının rüyalarını süsleyen coşkularının sıcaklığını ve bilincini hiç kaybetmeden yaşayan ve yaşatan, ileri yaşında ülke sorunlarına aykırı ve sıradışı yaklaşım içinde bir Zeki Kentel, KÖY ENSTİTÜLERİ gerçeğine aykırı ve sıradışı bir yaklaşım ile karşınızda:
Cumhuriyet Türkiyesi'nin ülke gerçeğine, kendi öz kaynaklarına dayalı olarak kurduğu bir eğitim sisteminin adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ. Yabana muhtaç olmadan kendini yeniden üreten, kendini, kendi kendine üretken bilgi ve beceriyle donatan bir eğitim kurumunun adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ.
O günlerin KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ'nün basit yün-aba giysileri içinde köy çocukları, Ankara HASANOĞLAN KÖY ENSTİTÜSÜ'nün temelinde, kerpicinde, duvarında, çatısında emeği olan köy çocukları, ülkenin imarına ellerinin nasırlarını bıraktıkları, yeni nasırlar kazandıkları, ülkede büyük bir hızın, büyük bir değişimin kıvılcımları olmuşlardır.
Her yıl 17 Nisanlarda panelde, söyleşide, köşe yazısında,ekranda KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiç bir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar.
Bunları izlerken gözlerimin önünde hangi anıların, hangi acı gerçeklerin ve hangi özlemlerin dolaştığını sizlere ifade edecek bir gücüm yoktur. Yaşamını, geçimini, çocuklarının yetişmesini sanat okulunun verebildiği üretken bilgi ve elbecerisi ile sağlamış bir kişiden edebi benzetmeler elbette kimse beklemeyecektir.
30-40 senedir bu konuda KÖY ENSTİTÜLERİ hakkında sadece özlemleri dile getirenleri yadırgadığımı da, belki yazımın en sonunda söylenmesi uygun olacak bir sözü yeri geldiğinde yazımın başında da söylemekten çekinmeyeceğimi ve aykırı olacağımı belirtmeliyim.
EVET, 1936'larda askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan köy çocukları 6 ay süreli tarımsal uygulamalı kurslarda yetiştirilerek köylerinde eğitmen oldular.
Bu deneyimlerin ardından, uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine ülke eğitimine daha köklü çözüm getirmek amacıyla 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM'de kabul edilmiştir.
Köye okul girişimi 1937 ve 1939 yıllarında Saffet Arıkan'ın ve Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç'un ilköğretim Müdürlüğü dönemlerinde etkin olarak ülke gündeminde kendine lâyık olduğu yeri almıştır.
KÖY ENSTİTÜLERİ'ne 5 yıllık köy ilkokulunu bitirenlerle, köyün kendi, sadece okuma yazma bilen insanından 6 ayda eğitmen olarak yetiştirilenlerin okuttukları 3 yıllık köy okullarından çıkan 2 yıllık hazırlık sınıfı okuyan sadece ve sadece köy çocukları alınıyordu.
Sayıları 20'ye ulaşan KÖY ENSTİTÜLERİ'nde genel bilgi ve kültür derslerinin yanı sıra tarımsal ve teknik üretken bilgi ve beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı dersler ağırlıklı idiler. Böylece ENSTİTÜLERİ'N kendi alt yapı sorunları da devlete yük olmadan kendi üretkenliği içinde çözülmüs oluyordu.
Evet, idealler güzeldi. Fakat bu güzel ideallerın yanında sosyal güvenlik başta olmak üzere birçok eksiklikler vardı. Bu çocuklar kendilerini vatan ve millet için bir kurbanlık görmenin ezikliği içinde idiler. Yasada, zorunlu yirmi yıllık göreve karşılık olarak, değişmez yirmİ lira aylık ile hiç bir zaman uygulamaya konulamayan, ekip biçebileceği kadar arazi, hayvan ve araç - gereç verileceği yazılı idi.
Cumhuriyetin üzerine kurulduğu mantık içinde, içinden çıktıkları köyün geleneğinden, örflerinden koparılmışlardı. Sanki köydeki kalkınma köylüsüz olacaktı. Sanki köye rağmen köy için mantığı ile yetiştirilmişlerdi. Köyde bir şeyleri kırmak istiyorlardı.
Kendilerine öğretilenlere göre belki haklıydılar ama alacakları yoktu. Kendi öz köyünde kendi öz köylüleri ile, kendi insanları ile çatışmalar yaşadılar. Köy ile, Anadolu ile bütünleşmeleri zayıf kalmıştı. Ayni dili konuşamıyorlardı.
Aslolan köyünden kopmadan köylü ile birlikte olmanın sırrı öğretilememişti. Köylünün, kendi çocuklarına sahip çıkması için gerekli ortamın sırrı, davranış biçimi henüz keşfedilmemiş ve öğretilmemişti. Millete mal edilemediler. Kendilerini içinden çıktıkları köye kabul ettirebilmelerinde karşılarına büyük zorluklar çıktı.
Bunun için de daha yeşermeden, çevresini yeşertmeden Anadolu'nun dinamiğini ülkenin kalkınmasına katacak Anadolu kırsalının gençliğine karşı acımasız saldırılar yapıldı. Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi....
Anılan süreçte, ülkede sürüp giden komünist suçlamasından bu okullar en ağır şekilde nasiplerini aldılar. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel'i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi.
Bulunduğum okula, amacı ülkeye kaliteli ve kalifiye işçi yetiştirmek olan bir okula, mezunu olmakla kıvanç duyduğum bir okula, bir spor karşılaşması için beyaz yün ceket-pantolon içinde gelen kız-erkek Anadolu pırlantaları karşılaşma süresince, onlar kadar çulu olmayan sınıf arkadaşlarım tarafından Moskof ...., vb. hakaretlere maruz kaldılar. Köylülük bilinci ile karşı çıkışıma bir meydan dayağım eksik kalmıştı.
Bu pırlantalar, askerlik görevini yapmak üzere geldikleri yedek subay okullarında komünist ön yargısı ile "Gözün üstünde kaşın var" kabilinden suçlamalarla kıtalara onbaşı - çavuş olarak çıkarıldılar. Ne yani ayak takımı başımıza bir de subay mı, amir mi olacaktı...!
1946'lı yıllarda İsmet Paşa'nın ülkeye bela ettiği demokrasi! ilkönce bu okulların başını yedi. Öyle ki, KÖY ENSTİTÜLERİ'ne karşı yapılan acımasız saldırılarda okulların kurucusu olan CHP hükümetleri bu okulların yıkımlarının öncüsü oldular.
Köy Enstitüleri kapatılırken bu kurumlarla bütünleşmiş olan bir avuç insanın ve Anadolu çocuğunun içine düştükleri acılarından hiç kimsenin ama hiç kimsenin haberi olmadı.
Şimdi bana kızacaklar olabilir. Ama işte gerçek bu. Ben KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine en az 40 yıldır doğru veya yanlış konuşan, arada sırada da bir şeyler yazan kişi olarak, maalesef gerçek bu.
Bana, İsmet İnönü başta olmak üzere, Halide Edip Adıvar, Nadir Nadi, Fethi Okyar, Makbule Atadan, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Şemsettin Günaltay, Celal Bayar ve başka birçok Milli Mücadele adamının (Gazi Mustafa Kemal'in devrimlerinin en yakın arkadaşlarının) aynı çelişkiyi yaşamadıklarını kim söyleyebilir? Geride başka adam mı kaldı ki....?
BUNLARIN HANGİSİ KÖY ENSTİTÜLERİNİ SAVUNDU...? HİÇ KİMSE SAVUNMADI...!
BUGÜNKÜ KÖY ENSTİTÜLERİ SAVUNUCULARININ HEPSİ, O GÜNLERİ YAŞAMAYANLARIN HEPSİ SADECE BİR NOSTALJİYİ, BİR HAYALİ, BİR ÖZLEMİ, BİR HİKAYEYİ SAVUNUYORLAR......
EVET.... KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye'nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek kurumlar olmamaları için bir neden yoktu... Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu.
KİMLER KURDU İSE KAPILARINA KİLİT VURULMASI DA ONLAR ELİYLE OLDU.....! KÖY ENSTİTÜLERİNİN BAŞARISIZLIKLARI KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN YANLIŞLIĞINDAN KAYNAKLANMAKTADIR.
KÖY ENSTİTÜLERİ'ne ağıt yakanlar durumu bir kere de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlemelidir.
ZEKİ KENTEL
|
|
İŞİN KOMİK TARAFI
BİR ÇALIŞANIN EVRİMİ
STAJYER |