Adres :Sinan Mah. Arık Cad. No:35/4 Gerçek Apt.Kat:1   Antalya          Dönem: 2003-2004         Sayı : 23
Tlf:0.242.3117273 Fax :0.242.3117246  E-mail: antalya_rotary@yahoo.com Web :http://www.antalya-rotary.org.tr

2003-2004 Dönem Başkanı
Aytaç KÜÇÜKÜNAL
As Başkan 
Havva İşkan IŞIK
Sekreter
Salih PEKER
Sayman
Ege ALTAY
Üye
Yavuz CANÖZ
Meslek Hizmetleri Ana Komite Başkanı
Ahmet FIĞLACI
Toplum Hizmetleri Ana Komite Başkanı
M.Oktay YİĞİTBAŞI
Gençlik Hizmetleri Ana Komite Başkanı
Melike YÜCEL
Uluslar Arası Hizmetler ve Rotary Vakfı Ana Komite Başkanı
Levent İÇEL
 
2003-2004 Dönem
UR Başkanı
Jonathan B. MAJIYAGBE

2003-2004 Dönem
UR 2430. Bolge Guvernörü
Yılmaz ÖNEL


2003-2004 Dönem

X. Grup Guvernör Yardımcısı
Osman BERBEROĞLU  

 

G E Ç E N       H A F T A

Talya Oteli   18.12.2003   -   1316/25    

Toplam Üye

55 + 12

 

KONUŞMACI      SERBEST KÜRSÜ

Katılan Üye

40 +02

KONU

Katılım

% 73

KONUKLAR

TELAFİ  KARTI

SÜLEYMAN EVREN ANTALYA ROTARACT BAŞKANI

 

 

SERHAN GÜLLÜPINAR ANTALYA RTC. KULÜBÜ

    MAZERET BİLDİRENLER

BARIŞ YILMAZ          “          “           “
SERDAR AKAYDIN ANTALYA DIŞI CAN TUNCAY ANTALYA İNTERACT BAŞKANI
CANSEL ÇEVİKOL      “             “ GİDEON ROSENGARTEN BERLİN
FATMA KIZILIRMAK      “             “

 

YAŞAR SÜZEN      “             “
ORHAN ŞENOĞLU      “             “
FİKRİ ZAMAN      “             “

TOPLANTI   NOTLARI

 

1316. ncı Toplantıyı her zamanki dileklerle açan Başkan bazı duyurular yaptı bu hafta.

“Öncelikle mutlu bir haberim var sizlere. 2004 – 2005 dönemi guvernör yardımcısı bu yıl da kulübümüzden çıktı. Geçmiş dönem başkanlarından Mustafa Yapan bu görevi önümüzdeki dönem yürütecek.

Antakya Rotary Kulübü 31. nci Ryla seminerini 12-15 Şubat 2004’ te büyük Özcihan Oteli’ nde düzenliyor.

Atakum Rotary Kulübü 31. Ryla seminerini 11-14 Mart 2004’ te Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tepe Oteli’ nde düzenliyor.

 

Geçmiş 2001-2002 dönem guvernörü Ömer Tezcan’ ın bir isteği var. Rotaryklüpvan.org adresinden ulaşabileceğimiz ilginç bir kulübün web sitesini incelememizi tavsiye ediyor. Değişen dünya Rotary’ de de değişimler getiriyor. Dünyanın  ya da Türkiye’ nin her tarafından üyeleri olan bir e-klübümüz olsa nasıl olur diye soruyor Ömer Tezcan.”

 

Ocakbaşı toplantıları ile ilgili olarak Komite başkanı Osman Berberoğlu bir konuşma yaptı. İlk toplantıların başarılı bir şekilde tamamlandığını, gelen raporlarda ilginç öneriler olduğunu belirten başkan, ikinci tur toplantıların 13 Ocak Salı günü başlıyacağını bildirdi.

 

Geçtiğimiz hafta Ryla için tekrar Ankara’ ya giden Himmet Öcal açıklamalarda bulundu. “Ankara’ da iki oturum yapıldı. Bu oturumlarda daha once Ryla düzenlemiş olan Rotaryenler deneyimlerini aktardılar. Ryla düzenleyecek kulüpler hangi aşamada olduklarını anlattılar. Biz Ryla seminerlerinde ilk defa uygulanan yaptığımız afişi gösterdik ve bu afişi neden yaptığımızı anlattık. Ryla için öğrenci bulmakla yükümlü olan kulüplere bu afişleri göndereceğimizi ve Şubat sonuna kadar bu afişleri bu kulüplerde sürekli asılı tutarak konuyu devamlı gündemde ve akıllarda tutmayı amaçladığımızı anlattık. Akabinde katılımcılara verilecek sertifikalardaki yeni tasarımlarımızı gösterdik. Ryla’ nın görsel olarak değişiklik kazandığını gördüler. Ryla’ nın işlevsel olarak değişeceğini de anlattık. Kimlerin konuşmacı olacağını, liderlik oyunları için de gelecek yaş seviyeleri içinde yaratıcılığa yönelik birtakım yeni oyunları sergileyeceğimizi ve bunun da workshop ağırlıklı geçeceğini anlattık. Böylece hem tasarım hem de işlevsellik olarak Antalya Rotary Kulübü’ nün farklılığını ortaya koymuş olduk.

22 Şubat günü iyi bir Ryla yaptığımızın kutlamasını yapacağımıza  inanıyorum.”

 

Başkan önümüzdeki üç hafta aramızda olamayacağını, yerine gelecek dönem başkanı Havva Işık’ ın görev alacağını balirtti ve herkesin yeniyılını şimdiden kutlayarak toplantıyı sona erdirdi.

 

 

 

 

 

       B U   H A F T A

       Talya Oteli - 25.12.2003 - 1317 / 26

 

KONUŞMACI Serdar AYDIN

MÖNÜ

KONU Avrupa Dil Pasaportu Miami Köfte, Çoban Salata, Dondurmalı Baklava
DOĞUM GÜNLERİ EVLENME YILDÖNÜMLERİ
26-12-2003 GÖNÜL MUTLU   25.12.2003   SEÇKİN-ZİYA ERBAŞ
26-12-2003 KADİR DURSUN    29-12-2003 DUYGU- HAKAN EYİCAN
29-12-2003 SEDEF ÇİL (SÜLEYMAN ÇİL EŞİ)  

 

 

 

 

 

  ROTARY  YAZILARI

 

ROTARY SLOGANLARI

 

1911 yılı Ağustos'unda Oregon Eyaletinin Portland şehrinde yapılan ikinci Rotary Konvansiyonunda Uluslararası Rotary'nin benimseyip onayladığı ilk slogan "He Profits Most Who Serves best" sözcükleriyle ifade edilen bu söz, hizmet amaçlı bir kulüp olan Rotary'nin felsefesini "En iyi hizmet eden, en çok yararlanır" diyerek özlü bir şekilde ifade ediyordu.

 Bu cümle ilk defa Şikagolu bir Rotaryen olan Art Sheldon tarafından 1910 yılında yaptığı bir konuşmadan alınıp az bir değişiklik yapılmıştı. Konuşmanın aslında "Dostlarına en iyi hizmeti veren en çok kazançlı çıkar" deniliyordu. Aynı günlerde Mınnesota Eyaletinin Mınneapolis şehri Rotary Kulübü başkanı Ben Collinsise, bir Rotary kulübü kurmanın en uygun yolunun kendi kulübünün benimsemiş olduğu prensibini kabul etmekten geçtiğini ifade ederek "Kendin değil Hizmet önemlidir" cümleciği ile ana felsefeyi kısaca özetlemiştir.

1950 yılında Detroit şehrinde yapılan Rotary Konvansiyonunda işte bu iki söz, az değiştirilerek ve birleştirilerek tek bir slogan haline gelmiş ve ifadesini: "KENDİNDEN ÖNCE HİZMET" sloganında bulmuş ve "En iyi hizmeti veren en çok yararlanır" cümlesi ile rotaryenlerin resmi sloganına dönüşmüştür.

1989 yılı Yasama Konseyi sırasında Rotary'nin esas sloganı olarak kabul edilen ve en az ve öz sözcükle ifadesini bulan

"KENDİNDEN ÖNCE HİZMET"

sözü, Rotary felsefesini ve bencillik taşımayan gönüllü hizmet amacını en veciz şekilde ifade ettiği için kabul edilip onaylandı.

 

               KASIM  AYI  DEVAM  RAPORU

%100DEVAM EDEN ÜYELER

% 66 DEVAM EDEN ÜYELER

TOPLAMDA
%100DEVAM EDEN ÜYELER
 

EGE ALTAY

NEZİHİ BAYIK

OSMAN BERBEROĞLU

YAVUZ CANÖZ

İBRAHİM COŞAR

SÜLEYMAN ÇEVİK

DURAN ÇİFTÇİ

ÖZLEM ÇÖLKESEN

HULKİ DEMİREL

SENAY DODANLI

HAKAN EYİCAN

FİGEN EBREN

KUBİLAY GÜRKAN

NURİ GÜVENÇ

ZEYNEP IŞIK

LEVENT İÇEL

FATMA KIZILIRMAK

GÖKSEL KUMSAL

AYTAÇ KÜÇÜKÜNAL

GÖNÜL MUTLU

HİMMET ÖCAL

FEHİM ÖZ

HAKAN POSTACILAR

TEOMAN SÜER

HÜLAGU ŞENCAN

ORHAN ŞENOĞLU

OKTAY YİĞİTBAŞI

MELİKE YÜCEL 

SERDAR AKAYDIN

TUNAY ALTINPINAR

OSMAN BİLGEN

CANSEL ÇEVİKOL

KADİR DURSUN

AHMET FIĞLACI

BURAK GÖNEN

VEDAT ILIKAN

KEMAL KALENDER

SEMİN KAPTAN

NECATİ KOÇ

GÜRAY PARLAK

SALİH PEKER

MUSTAFA SÖZEN

YAŞAR SÜZEN

NEZİHİ BAYIK

OSMAN BERBEROĞLU

ÖZLEM ÇÖLKESEN

HAKAN EYİCAN

KUBİLAY GÜRKAN

ZEYNEP IŞIK

GÖKSEL KUMSAL

AYTAÇ KÜÇÜKÜNAL

HAKAN POSTACILAR

TEOMAN SÜER

OKTAY YİĞİTBAŞI

 

BU AY  %100 DEVAM EDEN DEVAMDAN MUAF ÜYELER  

A.TURHAN SÖZEN

 

ANTALYA ROTARY KULÜBÜ, 06.11.2003 İLE 20.11.2003 TARİHLERİ ARASINDA ÜÇ OLAĞAN TOPLANTISINI  GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR. BİR TOPLANTI RAMAZAN BAYRAMINA DENK GELMESİ NEDENİYLE İPTAL EDİLMİŞTİR. BİR TOPLANTI EŞLİ YAPILMIŞ OLUP YENİ ÜYELERİN KABUL TÖRENİ DE BU TOPLANTIDA YAPILMIŞTIR.

 

1311. toplantı : katılan üye ; 55 + 12 ; devam oranı : % 100

1312. toplantı : katılan üye ; 35 + 2 ; devam oranı : % 63.81

1313. toplantı : katılan üye ; 36 + 4 ; devam oranı : % 65.45

 

AYLIK ORTALAMA DEVAM ORANI % 77.08 OLARAK GERÇEKLEŞMİŞTİR.

 

 

 

 

 

OCAKBAŞI TOPLANTISI RAPORU

 

Konu : Rotary 50.Yılda Nasıl Kutlanmalı Aile Komitesi Hakkında Görüşler


Ev Sahipleri : Ege - Can Altay
Konuklar: Dilek -  Taşkın Tecimer, Necati - Belma Koç,

Fatma - Baha Kızılırmak ,Yaşar - Nevin Süzen

 

     Katılım tamdı. Ev sahiplerinin geleneksel Türk konukseverliğinden  örnekler  
    
gösterdikleri, “Rotary Ocakbaşı Toplantısı” ile taçlanan güzel bir akşamdı.
     Önce dağcılık konusunda Necati ve eşinin ilginç hatıralarını dinledik.

Ülkemiz ve dünya dağları konularında bilgi edindik. Bir kısmımız dağların doruklarında tepeden bakmaktansa ayaklar yere basarak dağların tepelerini seyretmenin çok ilginç olduğunu düşündük. Ne de olsa ölüm riski ve yükseklerdeki oksijensizlik bazılarımızın işine gelmedi.

Sonra gündeme geçildi. “Rotary 50.Yılda Nasıl Kutlanmalı?”

Baha:” Ne yapılırsa yapılsın çok masraf yapılmasın.”

Ege:” Rotary halka daha iyi tanıtılmalı.”

Necati:” Halkın katılımının sağlanacağı ödüllü yarışma yapalım.  Adaylar
halka sorulabilir. Halkın benimsediği kişiye ödül verelim. Bu Antalya’ ya hizmet vermiş birisi olabilir.

Fatma :” Burslar anlatılmalı, değişim proğramları anlatılmalı.”

Yaşar : “ Yerel Tv kanallari ile anlaşarak kurulacak komite veya tesbit
edilecek Rotaryen’in proğram yapması sağlanmalı. Rotary bilgileri, sıkmadan
spot olarak sunulabilir.”

Fatma :” Martı Fm’ de proğram yapabiliriz.”

Can  :” Yazılı basına bülten hazırlayıp verelim. Bu şekilde de bilgilendirme yapalım.”


Necati :”  Rotary Sohbet Toplantıları düzenleyelim. Flaş isimler çağıralım. Halka açık olsun.”

Aile Komitesi

Fatma :” Uluslararası karşılıklı aile değişimleri olmalı 10 - 15 gün gibi.

Bu konuda yazlık ve kışlık ev değişimleri veya karşılıklı misafir edilmeler olabilir.

Rotary konuları tamamlandıktan sonra her birliktelikte olduğu gibi

"Ne Olacak Bu Memleketin Hali " konulu söyleşi açıldı. Zaman zaman insanı hüzne boğan bilgilendirmeler yapıldı .

Saat 24 gibi Altay ailesine teşekkürler ve 10 tam puan vererek ayrıldık.

 

 

 

 

 

 

DUYDUNUZ MU ?

 

Müşteriyi anlayan Mor İnek olur

 

Sıradan olmayı bırakıp farklı olmanın sırrını arayanlar 'Mor İnek Farklılaşma Konferansı'nda buluştu. 9 Aralık Salı günü Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşen konferansta 'Mor İnek' olmayı başarabilenler gün boyunca deneyimlerini katılımcılarla paylaştı. Steve Rivkin, Seth Godin ve Arman Kırım gibi 'farklılaşma uzmanları' işin püf noktasını anlattı. Konuşmacılar 'Mor İnek' olmanın müşteriyi iyi anlamaktan geçtiği konusunda birleşti.


Mor İnek Farklılaşma Konferansı ve Fuarı, 9 Aralık Salı günü Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşti. Yoğun ilgi gören konferans, sıradan olmayı bırakıp farklı olmanın sırrını arayanları bir araya getirdi. Konferansa farklılaşma alanında dünya çapında uzmanların yanı sıra, Türkiye'de farklılığı yakalayan firmaların temsilcileri de katıldı. Konferansın sabah gerçekleşen oturumu ABD'nin önde gelen pazarlama düşünürlerinden biri olan Steve Rivkin'e ayrılmıştı. Rivkin 'Farklılaş ya da Öl' adlı konuşmasında farklılaşmanın prensiplerini anlattı. Kalabalık bir katılımcı grubu tarafından izlenen oturumda Rivkin, izleyicilerden bu prensiplerin kendi şirketleri için ne derece geçerli olduğunu düşünmelerini istedi. Rivkin'e göre farklılaşmanın çeşitli yöntemleri var.

Özelliğini Öne Çıkardı

Örneğin, bir özelliğimizi ön plana çıkararak farklılaşabiliyoruz. Aynı, Einstein'ın zekası ya da Marilyn Monroe'nun seksapeli, Volvo'nun güvenilirliği ile farklılaştığı gibi. Kusursuz müşteri servisi, liderlik, orijinallik gibi özellikler de farklılaşabilmek için fırsatlar sunuyor.

'Farklılığınızı ölçebildiğiniz an' ve 'Mor ineğin akıllısı' adlı kitapların yazarı Prof. Dr. Arman Kırım farklılaşmak için şirketlerin kendilerine şu soruyu sorması gerektiğini söyledi:

‘‘Temel faaliyetim dışında müşterime yeni değerler yaratmak için elimde ne gibi değerler var?‘‘

Kırım'a göre bu değerler, güçlü müşteri ilişkileri, bilgi akışı avantajları, teknik bilgi birikimi ya da yan ürün olarak elde edilen bilgiler olabilir: ‘‘'Bizim firmamızın henüz kullanmadığımız fırsatları var mı?', 'Yeteri kadar hizmet vermediğimiz müşteri segmentleri var mı?', 'Müşterinin gelirlerini nasıl artırabiliriz?' sorularını sormalılar. Bunu yapabilirsek müşteri bizi sever. İşe alıştığımız gözle bakmamalıyız. Aksi taktirde yapacağımız tek şey patinaj olur. Müşterinin işini en az onun kadar iyi bilmeli ve ondan daha iyi çözümler üretebilmelisiniz.‘‘

Kırım, son zamanlarda herkesin 'marka' konuşmaya başlamasını eleştirdi. Herkesin marka olmasının şart olmadığını, farklılaşmanın sonsuz yolu olduğunu anlattı:

‘‘Hepimiz marka olmaya, marka konuşmaya başladık. Bu konuda da sıradanlaştık. İş fırsatları farklı olmakta gizlidir. Marka olmakta değil. Önce sürüden ayrılmak, dışarıdan içeri bakmak, müşterinin ne istediğini belirlemek, mutlu olacağı ve başka kimsenin aklına gelmeyen şeyleri yapmaktır.‘‘

Öğleden sonra düzenlenen ‘‘Başarılı farklılaşma modelleri‘‘ isimli panelde farklılaşmış şirketler ve politikacılar yaşadıkları farklılaşma sürecini anlattı. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül konuşmasında ‘‘Belediye başkanlığında elinizdeki bütçe ile proje üretirseniz, toplum tarafından sevilirseniz Mor İnek olursunuz‘‘ diye konuştu:

‘‘Çok yararlı bir düşünce kafanızda kalırsa olmaz. Toplumla paylaşmalısınız. Fikri yakaladığınız andan itibaren üzerine gitmelisiniz. Siyasetçi olarak Mor İnek olmak için toplum adına çalışmalı ve rakipleriniz olduğunu unutmamalısınız. Sıfırdan Mor İnek olmalısınız. Miras yoluyla olursanız hiç bir önemi yok‘‘.

Farklı Şirketler

Konferansın en önemli isimlerinden biri Mor İnek kitabının yazarı ve yeni dönemin en çarpıcı pazarlama düşünürlerinden biri kabul edilen Seth Godin oldu. Canlı uydu bağlantısı ile katılımcılara seslenen Godin, televizyon reklamcılığının öldüğünü söyledi:

‘‘Bu endüstri bitti. Artık insanların vaktini çalarak kazanamazsınız. Arby's TV reklamına 80 milyon dolar harcadı. 2003 yılında son derece sıkıcı reklamlar yapıyor. Pazarlamacılar insanları bombardımana tutuyor. Tanımadıkları, ilgilenmedikleri ürünleri satmaya çalışıyor. Bu iş artık böyle yürümez.‘‘

Godin; Google, Virgin gibi şirketlerin reklam olmadan büyüdüklerini çünkü farklı olmayı başardıklarını söyledi: ‘‘Dikkat çekici, tuhaf demek değildir. İnsanın dikkatini çekmeye değer demektir. Hangi sektörde olursanız olun aslında moda sektöründesiniz. İnsanların konuşacağı, daha güzel, seksi şeyler yaratmalısınız‘‘.

Dünyadan ‘Mor İnek’ vakaları

Seth Godin ABD'de Mor İnek olmayı başarmış bazı şirketlerden örnekler verdi. İşte bazıları:

ABD'de bir oje markası var. Kan rengi, turuncu parlak ürünler satıyor. Genç kızlar bunu birbirlerinde görüyor. Hemen markasını sorarak satın alıyorlar.

Bir resim çerçevesi üretildi. Tanesi 129 dolar. Ama bir özelliği var. Dinamik bir çerçeve! Bir bilgisayardan yapılan bağlantı sayesinde çerçevenin içindeki resim belli aralıklarla değişiyor.

Şikago'da bir şirket var. Ölülerin yakılan küllerinden pırlanta yapıyor. Anneannenizi, babaannenizi parmağınızda yüzük olarak taşıyabiliyorsunuz.

Bir şirket noel süsü satıyor. Az sayıda üretiyorlar ve temmuz ayında satıyorlar. İsminizi bırakıyorsunuz, hazır olunca alıp bir sonraki yılbaşına kadar saklıyorsunuz.
Geçen yıl, bir günde 100 milyon dolarlık süs sattılar.

 

 

Merve YENAL

 

 

 

 

 

 

 

   SİZİN KÖŞENİZ

 

İki şeyi tut, iki şeyi unut

 

Bir yıllık bir ömrüm olsaydı? Ocak ayında doğsam, şubat ayında yürüsem, mart ayında (bu hayatımın ilk baharında) konuşsam, nisan ayında mektepte, mayıs ayında kışlada olsam. Haziranda alaylı, temmuzda nişanlı olsam. Ağustosta evlensem. eylülde çoluğa-çocuğa karışsam. Ekimde (hayatımın bu son baharında) emekli olsam, kasımda torunlarımla yaşamın keyfini çıkartsam… Ve aralıkta çaptan düşüp ölsem… Ve bir yıllık kısa bir ömürden kinaye, aslında 60 yıllık ömrümüzün de, 1 yıllık bir ömür kadar kısa olduğuna değinmiştik.

Öyle olmasaydı, hiç bu şekilde göz açıp kapayıncaya kadar geçer miydi? Ama bu kısalığa rağmen uzun yaşamanın da bir sırrı var.  Ne iş yaparsak yapalım, nerde yaşarsak yaşayalım, daha uzun yaşayabiliriz. Hatta ölümsüzler kervanına katılabiliriz.

Her insan bir şirket gibidir. Kurulur, çalışır ve ölür. Uzun yaşayan şirketlerin sırrı, her yılın bu son ayında, ticari hayatlarının son ayı gibi görüp, kurtuluşu geleceğe havale etmeden bütün hesap ve kitaplarını tutturmalarında yatar.

Alacaklar toparlanır, borçlar ödenir.

İşte uzun yaşamanın sırrı da budur. Ama her uzun yaşayan ölümsüzlük sırrına kavuşamaz. Her uzun yaşayan, insanlığa aynı ölçüde katkı sağlayamaz.

Şimdi hesap zamanı diyip, yaşamın bilanço defterini elinize alıp, kuru kuruya bir hesap kitaba gömülmekten bahsetmiyorum. Her ne pahasına olursa olsun, mafya vari - çek senet tahsilini mumla aratacak bir üslupla yapılan alacak tahsilatı, size biraz para kazandırabilir ama itibar? Asla!

Yaşam bazen alacaklarımızdan feragat etmemizi fısıldar bize usulca. Farzı mahal, çocukluğumuzu zehir eden bir anne babaya, karşılarına geçip şimdi hesap zamanı. Ödeyin bakalım borçları demek, ne insanlığa ne de edebe sığar. Onlar yaptıkları ile kalsınlar. Zaten şu andaki ihtiyarlıklarının düşkünlüğü ile, çekecekleri kadar çekiyorlardır. Yani ille de tahsilat diye diretmenin bir anlamı yok.

‘Sen bana şöyle şöyle zulmetmiştin...’

Eee???

‘Şimdi ödeşelim’

İyi sen de bana zulmet ödeşelim, o zaman…

Bu işin sonu yok. Başkalarının bize yanlış davrandığını biliyorsak eğer, bundan çıkartacağımız ders, bizim de başkalarına aynı yanlış davranışı sergilemememizdir. Yoksa sık boğazını al canını. Yok böyle bir hesaplaşma.

Bazen en büyük hediye, tatlı bir sözle ifade edilen bir bağışlamadır. En büyük mutluluk reçetesi de budur zaten. Bağışlamak. Affetmek.

Schindler’in Listesi filminde, Katolik savaş fırsatçısı Oskar Schindler (Liam Neeson), Alman Nazi Subayına (Ralph Fiennes), yaşamdaki en büyük gücün affetmek olduğunu söylediğinde, Nazi Subayının yüzündeki ifade görülmeye değerdir. O zamana kadar yaşamın en büyük gücünün öldürmek, istediği anda istediği kişinin yaşamına son vermek olduğunu düşünen subayın beyninde çakan şimşekler suratına da yansımaktadır. İnanamaz. Ya da içindeki inanç yapı taşları yerinden oynamıştır. Affetmek??? O ana kadar düşünmediği bir şeydir bu. O güçlü olmayı, villasının penceresinden elindeki uzun namlulu tüfekle, Auschwitz toplama kampındaki Yahudi esirlerden birine nişan almak ve bir atışta onu yere devirmek olarak algılamaktadır, o güne kadar. Üstelik hiç kimsenin hesap sorduğu da yok. Bu tip bir adamın yıl sonu bilançosu şöyle olacaktır haliyle. Öldürdüğü insan sayısı 5 bin! Aldığı madalya sayısı 5 bin! Yaşamın en büyük gücü? İstediğin zaman öldürebilme gücü!

Neyse, ertesi gün Nazi subay, banyosunu temizlemeye gelen Yahudi çocuğa, dünyanın bu en büyük gücünü kullanmaya karar verir, inanmayarak. Yavrucak içeride emayesi dökülmüş banyo küvetini parlatmaya çalışırken, biraz sonra içeri giren adamın kendisini öldüreceğinden de adı gibi emindir. Ve birazdan elinde revolveri ile nazi subay kapıda belirir. Çocuk tetiğin çekilmesini bekler gözleri kapalı. Subay kendinden emin olmayan bir sesle, gidebilirsin der. Çocuk inanamaz gözlerle bakar adama. Gidebilirsin der. Evet evet gidebilirsin. ‘Yani beni öldürmüyor musun’ diye sorar çocuk. Subay ‘hayır’ der, ‘affettim, gidebilirsin’. Çocuk sevinçle odadan fırlar. Bu yaptığının ne kadar inanılmaz bir güç olduğu anlamaya başlayan subay, banyodaki aynanın karşısında bir süre daha kendi kendine aynı komutu vermekten kendini alamaz. ‘Affetttim! Affettim, gidebilirsin! Affettim’!... Ve yaşamın en büyük gücünün affetmek olduğu anlar. Aslında yaşamın en büyük gücünün affetmek olduğunu bilmem kaç tane cana kıymış bir nazi subayı bile, anlarken… Acaba bizler yaşamanın bu en büyük gücünün farkında mıyız? Onu kullanıyor muyuz? Affedebiliyor muyuz? Şirketlerde, okullarda, evlerde, otobüslerde, yollarda keçi boynuzu inadı devam ediyor hala…

Eskiler Oskar Schindler’in bu ilkesini ‘iki şeyi tut, iki şeyi unut’ sözü ile şifrelemişler.

İki şeyi tut; yani sana yapılan iyilikle, senin başkalarına yaptığın kötülüğü tut! Asla unutma.

İki şeyi unut; yani sana yapılan kötülükle, senin başkalarına yaptığın iyilikleri unut! Asla gündeme getirme.

İşte sonu gelen bir yılın ardından, yeni yılımızı yepyeni bir güzelliğe bürüyecek, harika bir prensip. ‘İki şeyi tut, iki şeyi unut’.

Yaşamın bilonço defterine gömülüp, sinekten yağ çıkartırcasına illa da alacaklarım diye tutturmanın anlamı yok yani. En azından kendi mutluluğumuz için, kafamızın rahat etmesi için affetmeyi, bağışlamayı yeni yılın temel taşı yapalım olmaz mı?

Unutmayın, yeni kazanç yolları bulmak, eski alacaklara sarılmaktan çok daha fazla kazançlı olabilir. Alacaklarınızın ne kadar olduğu belli işte. Topu topu üç beş kuruş. Peki ya muhtemel kazançlarınız? Sınırsız.

Sürçü lisan ettiysek o dahi affola...

 

 

Münir  ARIKAN

 

 

 

 

 

 

      SİZLER’DEN

 

 

 ZEYTİN YERKEN ALZHEIMER OLUYORUZ HABERİMİZ YOK

Zeytini, zehirli tekstil boyası ile veya demir sülfat gübresi ile karartıp satıyorlar. 'Kararsın, parlasın' diye zeytin havuzuna atılan demir parçaları alzheımer hastalığı yapıyor. Zeytin yerken alzheimer oluyoruz haberimiz yok. Bu kadarla da kalmıyor. 'Bozulmasın' diye de tenekelere antibiyotik atılıyor. Avrupa'da tekstil boyamalarında bile 'kanserojen' özellikleri dolayısıyla yasaklanmış tekstil boyaları ile karartılmış zeytinler çarşı pazarda serbestçe satılıyor

Gerekli denetimler yapılmadığı için hızla yaygınlaşan hileli gıdalar sağlığımızı tehdit ediyor. Hilebazlar, yalnızca halkın sağlığı ile oynamıyor, sağlık kurallarına uygun imalat yapan dürüst firmaları da zor durumda bırakıyorlar. Piyasada yaptığımız araştırmalar sonucunda edindiğimiz bilgilere göre zeytin piyasasında yapılan sahtekârlıkların haddi hesabı yok. Öyle bir boyuta varmış ki yasalara uygun, sağlıklı imalat yapan firmalar pazar kaybetmeye başlamışlar. Çünkü sahtekârlar, çeşitli hilelerle maliyeti düşürerek daha ucuz fiyatla 'parıl parıl' parlayan, hepsi kömür gibi kapkara boyalı zeytin satarak pazar paylarını genişletiyorlar.

Bugün piyasada tekstil boyası ile boyanmış ya da demir sülfat gübresi ile karartılmış sofralık zeytinler, raf ömrünün uzaması için antibiyotikle işlenerek çarşı pazarda serbestçe satılıyor. Halkın sağlığını hiçe sayan bazı üretici çiftçiler ile hilebaz firmaların, zehirli kansorejen maddelerle kirlettikleri zeytinlerin satışını engellemek için alınmış hiçbir önlem de yok.
Boyalı zeytinler önce Aydın - Akhisar yöresinde ortaya çıktı ve giderek kuzeye doğru yaygınlaştı.  Sofralık zeytini boyamak için önceleri tekstil boyası kullanıldı.
Kanserojen olduğu için Avrupa'da, tekstil sektöründe bile kullanımı yasak olan 'oksidation fetroamin' boyası ile boyanan zeytinler pazara sürüldü. Bunlar hiçbir denetime takılmadan pazarcılar, bakkallar ve marketler eliyle tüketiciye satıldı ve afiyetle yendi. Boyalı zeytin hızla yayıldı. Çünkü, tüketici hepsi aynı renkte olmayan alacalı kara zeytini değil, parıl parıl parlayan, hepsi Erzurum oltu taşı gibi simsiyah olan boyalı zeytini, daha iyi sanarak tercih etti. İş çığrından çıktı, evinin altındaki beton havuzda kendi zeytinini salamuraya yatıran küçük çiftçiler bile zeytinlerini boyamaya başladı. Boyalı zeytin kasaba pazarlarında da satılır oldu. Ancak piyasada boya satan kimya firmalarının uyarısı üzerine zeytin boyamasında oksidation fetroamin kullanılmaktan vazgeçildi. Onun yerine çok daha ucuz fakat daha tehlikeli başka bir boya bulundu.

Demir sülfatta arsenik var
İthal tekstil boyası olan oksidation fetroamin biraz pahalı idi. Ama demirçelik fabrikalarında atık olarak ortaya çıkan teknik demir sülfat çok daha ucuzdu. Fabrikalarda üretilen demir, sülfirik asitle işleniyor bu işlem sonucunda ortaya çıkan teknik demir sülfat tarlada gübre olarak kullanılıyordu. Tekstil boyasını bırakan bazı zeytinciler, şimdi 50 kiloluk çuvalını 12 - 15 milyon liraya aldıkları demir sülfatla boyama yapıyorlar. Zeytin havuzuna bir miktar bu maddeyi attığınız zaman havuzdaki tüm zeytin kapkara oluyor. Tüketici de hiçbir farklı renk tonu olmayan kömür gibi kapkara renkteki bu zeytini tercih ediyor. Demir - çelik fabrikalarında tehlikeli bir atık madde olarak ortaya çıkan teknik demir, arsenik, civa, kurşun gibi ağır metaller ihtiva ettiği için kesinlikle gıdalarla temas etmemesi gereken bir madde.
Çünkü vücutta biriken bu ağır metallerin son yılların moda hastalığı olan alzheimere yol açtığı düşünülüyor. Kendi kârları için sağlıksız üretimden kaçınmayan bazı üreticiler,
kendilerini uyaran gübre bayilerine, 'Tarlada zeytin ağaçlarına dökeceğim' diye aldıkları demir sülfat gübresini, zeytin havuzlarına dökmekten hiç çekinmiyorlar. Çünkü Tarım Bakanlığı ya da Sağlık Bakanlığı'nın bu konuda bir denetim yaparak kendilerini
yakalamayacağını biliyorlar. Bu açıdan hiç kimsenin korkusu, çekincesi yok.

Antibiyotik kullan
Tüketiciyi bekleyen bir başka tehlike ise antibiyotik. Havuzda tuzlu suda olgunlaşıp pazara gönderilmek üzere 18 kiloluk tenekelere konan zeytinlerin bozulmaması için pastörize edilmesi gerekiyor. Ama firmaların çoğunda pastörizasyon işlemi yapacak cihazlar yok. Bu nedenle pazara gönderilen zeytinlerin çabuk bozulmaması, raf ömrünün uzaması için, tenekelerin içine antibiyotik atılıyor. Böylece hiçbir şeyden haberi olmayan tüketici, zeytin yedikçe vücuduna antibiyotik yüklendiğini farketmiyor bile.

Sağlıklı üretim yapan firmalar da sahtekârlardan dert yanıyor
Tüketiciyi koruma dernekleri bizde etkili olamadı. Başta Sağlık Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı olmak üzere, devlet kuruluşları ve belediyeler de bu konulara duyarsız ve ilgisiz kalıyorlar. Geriye biz tüketicilerin dikkati kalıyor. Tabii dikkat edeceksek, neresine
bakacağız, hangi ürün temiz, hangisi değil, bilmek gerekiyor. Tüketiciler olarak zeytinde ne yapabileceğimizi anlatmaya çalışayım. Naturel kara zeytin, Oltu taşı ya da kömür gibi kapkara olmaz. Bazıları karadır ama bazıları da grimsi siyah, kızıl kahverengi gibi
çeşitli renk tonlarındadır. Boyanmış zeytinlerin tümü ise aynı tonda kapkara olur. Aslında boyalı ile naturel olanı ayırmak çok zor bir iş değil. Alacağınız zeytini gözle muayene ederek bunu anlayabilirsiniz. Boyalı zeytinin çekirdeği de kapkaradır. Boya zeytine nüfuz eder, çekirdeği bile karartır. Naturel zeytinin çekirdeği ise kapkara değil, çoğu zaman grimsi siyah ya da kızıl kahverengidir.Bir de en önemlisi 'ucuz' diye pazarda, markette nerede olursa olsun açıkta satılan zeytinlere şüphe ile bakmamız lazım. Bunların görüntüsünü, rengini gözle kontrol edip çekirdeğine bakmadan almayın. Keseniz müsait ise markalı zeytinleri tercih edin. Ciddi firmalar adlarına leke getirecek boyalı üretim yapmazlar.
 İstanbul'dan Bursa'ya, Çanakkale'den Akhisar'a kadar pek çok üretici firma ve uzman bilimadamı ile görüştüm. Hiçbiri adının yazılmasını istemedi. Bu nedenle bu yazıda firma ya da kişi adı yok. Yaptığım araştırmalar sonucunda birçok firmanın sağlık kurallarına uygun üretim için maliyetten kaçınmadığını, bu firmaların da sıkıntılı olduklarını gördüğümü de belirteyim. Bu firmaların da harekete geçmesi gerekiyor, ama asıl Sağlık Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı'nı göreve davet etmek lazım. Firmalar sağlıksız üretimin nasıl yapıldığını, kimlerin yaptığını herkesten çok daha iyi biliyor. Boyalı ürünü daha iyi tanıyorlar. Bir kere onlar harekete geçmeli. Boyalı üretimleri şikâyet etmeliler. Kamu kuruluşları da bu gibi halk sağlığını tehdit eden konulara duyarlılık göstermeli. Ama görev Sağlık ve Tarım Bakanlıkları’nın. Her ikisi de kendilerine bağlı birimler aracılığı ile bu konuyu takip ettirmeli.
Kara zeytin kapkara olmaz, alacalı olur. Zeytin meyvesi ağaçtan toplandığında hepsi aynı renk değildir. Toplanan zeytin danelerinin bazıları kararmıştır, bazıları henüz
kararmamıştır. Dalından toplanan zeytin acı olduğu için yenmez.
Bunlar havuzlarda tuzlu salamura suyu içinde bekletilerek olgunlaştırıldıktan sonra yenebilir. Kararmış ve henüz kararmadığı için kahverengi ve kızıl kahve renkteki zeytinler olgunlaşmaları için havuzlarda tuzlu su içinde bekletilir. Altı ay hatta bir yıl bekleyerek olgunlaşan zeytinler havuzdan çıkarılıp pazara sevkedildiğinde hepsi aynı renkte değildir.
Doğal, tuzlu su ortamında olgunlaştırılan bu zeytinlerin bazısı koyu siyah renkteyken bazıları daha açık siyah renk tonlarında olur. Bunların çekirdeği de kara değil kızıl ya da koyu kahverengidir.
Ege, Marmara yöresi insanı bunu bildiği için satın aldığı zeytinin muhtelif renk tonlarında olmasından rahatsız olmaz. Ancak, zeytin üretimi olmayan yörelerin tüketicisi 'kapkara parlayan' zeytinin daha iyi olduğunu sanıyor.
Bu bilinçsizlik yüzünden kansorejen zeytin, naturel zeytini pazardan kovma aşamasına geldi.

 

Düzenleyen: Rtn. Gönül MUTLU

 

 

 

 

 BİR  HİKAYE

 

 

Hayata Bakış Açısı

 

Bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek.

İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot’larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silüeti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat öldüğündan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. “Sanırım seni cesaretlendirmek istedi” dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bu gün bize bir hediyedir.

 

 

 

BİR  ŞİİR

 

                  DOST

Dost dediğin; radikal olmalı,
Sevilecek biri olmadığın zamanlar da bile
seni sevmeli..
Sarılacak biri olmadığın zamanlar da bile
sana sarılmalı.
Dayanılmaz olduğun zamanlar da bile,
sana dayanmalı.
Dost Dediğin; fanatik olmalı,
Bütün dünya seni üzdüğünde, sana moral vermeli.
Güzel haberler aldığın da, seninle dans etmeli,
Ve ağladığın da, seninle ağlamalı.
Ama hepsinden çok ;
Dost matematiksel olmalı ;
SEVİNCİ ÇARPMALI,
ÜZÜNTÜYÜ BÖLMELİ,
GEÇMİŞİ ÇIKARTMALI,
YARINI TOPLAMALI.
KALBİNİN DERİNLİKLERİNİ DE HESAPLAMALI.
VE HER ZAMAN,
BÜTÜN,
PARÇALARDAN DAHA BÜYÜK OLMALI.

 

      SİZLER’DEN



   KİTAP KÖŞESİ
   GELİBOLU UZUN BEYAZ BULUT - BUKET UZUNER

   ''H
omeros'tan Fatih Sultan Mehmet'e, Fatih Sultan Mehmet'ten Mustafa
Kemal Atatürk'e, Mustafa Kemal Atatürk'ten günümüze kadar uzanan Doğu-Batı çatışmasını ve bu çatışmanın eksenindeki insanın evrensel özelliklerini,
Gelibolu'nun tanıklığında, destansı bir dille anlatıyor Buket Uzuner...''  Prof.Emre Kongar                   
 
   ''Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu, Türk romanında heyecen verici bir yenilik...
Savaşın anlamsızlığını, gizemini ve düşmanlığın ötesinde birleştirme
mucizesini dünya edebiyatında pek az yazar böylesine sürükleyici bir
anlatımla yaratabilmiştir. Buket Uzuner'in yapıtı, roman türünün sınırlarını
zorlarken, sinemaya da meydan okuyor. Büyüleyici...''
Prof.Talat Halman

 

Çanakkale 2000
Çanakkale Savaşlarında ölen büyük dedesinin kayıp mezarını bulmak için
Gelibolu'ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale Milli Parkı'nda
bastonuyla dolaşan Türk Nine'nin akıllara durgunluk veren seksenbeş yıllık
sırrı...

Çanakkale 1915
Osmanlı Teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak er Alistair John Taylor'ın birlikte insanlığa verdikleri dehşetengiz ders...


Tarih kitaplarında yer almasına henüz hiçbir milletin izin vermeye hazır
olmadığı büyük insanlık sınavı: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede
savaş kahramanı olur mu? Ya da: Tarih düz okunacak bir metin midir? Ve tarih yeniden yazılmalı mıdır?

Buket Uzuner romancılığının  doruklarında, bir başyapıta daha imza
atıyor. Elinizden bırakamayacaksınız...


Hazırlayan: Rtn. Özlem  ÇÖLKESEN

 

 

   

          SEVGİLİ ROTARACT’LARIMIZDAN

 

HER ŞEY SATILIK!

Dünya giderek benim için daha anlaşılmaz oluyor,oysa tam tersi olacağını düşünmüştüm, yaşlandıkça herşeyi daha net kavrayacağım gibi şu anda tümüyle çürütülmüş bir saplantım vardı.İşte açıkça itiraf ediyorum ,bu yeni ,bu hızlı ve herşeyin tüketilmek için var olduğu
bu dünyayı kavrayamıyorum ve kendimi çok uzakta ,ıssız bir adada gibi hissettiğim günlerin sayısı hiç de az değil.

Hayatım  boyunca sanatın ve aşkın dünyayı değiştireceğine inandım.Şimdi bu inancım da  kökünden sarsılıyor.Nedeni benim için çok açık, özgürlüğün ve bireyin en büyük varoluşu aşk çoktan ayağa düşmüş durumda. Çevremde duyup gördüğüm aşklar da beni hiç etkilemiyor. Yaşlandık mı nedir,altı gün süren ya da en uzunu iki ay bulan, kimsenin kimseye hiçbir yaşam tadı katmadığı sadece cinselliğin,o da dergilerden öğrenildiği biçimiyle yaşandığı aşklar bana aşk gibi gelmiyor. Hiç kimsenin statüsünden vazgeçmediği, herkesin bir başkasını düşünerek yaşadığı aşklar ne kadar sahici olabilir ki ?

Gerçekten bozuluyorum ,örneğin gencecik insanlara, öğrencilerime "Mavi Melek" filmindeki yaşlı profesörün genç ve hoppa kabare şarkıcısına duyduğu aşkı anlatıyorum.Bu aşk için mesleğini,tüm yaşamını geride bıraktığını, sadece ve sadece kadının yanında olmak için yaşadığını söylüyorum. Yanıt şaşırtıcı oluyor:"Adam da bir kadın için amma düşmüş! "Evet profesörün tutkusu ,çoğunluk tarafından –üstelik bunların epeyi genç insanlar-,bir düşüş olarak algılanıyor.Tutkunun derin ve karmaşık suları artık insanlara çok uzak. Bütün bunlara ne neden oldu diyorum?Ortaçağdan bu yana değişmeyen insan olma hallerimize ne oldu?

Sadece moda olanın peşinden sürüklenen bir dünyada tutkudan ne kadar söz edilebilir?

 

IŞIL ÖZGENTÜRK


Bir aşkı başka aşk söndürebilir.Aşkta ne yükseklik ne alçaklık ne de akıllılık ve akılsızlık vardır.Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır ne de ucu bucağı.



Hazırlayan: Rtc.Nazik ERDOĞAN

 

 

 

Sevgili Dostlar,  

Koca bir yılın daha sonlarına geldik.Zaman ne kadar da hızlı geçiyor şaşmamak elde değil. Bültenimiz bile 23. ncü sayısına ulaştı. Sizlerin de yardımlarınızla bugünlere kadar geldik. Yine hep birlikte nice yıllar, nice bültenler devireceğiz.

Başkanımız gerek kendi gerek Rotary’ nin işleri dolayısıyla üç hafta aramızda olamayacak ve yerine gelecek dönem başkanı Havva Işık vekalet edecek. Havva başkana başarılar diliyoruz.

Gelecek hafta yılbaşı tatiline denk geldiği için toplantımız sonraki hafta olacak.

Bu sebeple hepinizin yeni yılını kutluyor, yeni yılın herkese sağlık, mutluluk ve başarı getirmesini diliyoruz.

Hepinize Sevgi ve Saygılar...

Bülten Komitesi.