SİZİN
KÖŞENİZ...
SANA GÜL
BAHÇESİ VAAD EDİLMEDİ...YOKSA EDİLDİ Mİ ?
"Hem yaşamın
cennet gibi olacağını kim söyledi ki!"
Carol S.
Pearson
Amerikan Harp Okulu'nun
kapısında Sam Amca'nın parmağını uzatıp "Sana
gül bahçesi vaat etmiyorum"
dediği bir tabela karşılar öğrencileri...
Keşke dünyaya gelirken
bizleri de böyle bir tabela karşılasaydı diye
düşünürüm hep. Öyle olsa bu
kadar hayal kırıklığı yaşamaz, başımıza
gelen en ufak olumsuz
olayda dibe vurup kalmazdık.
- Küçük bir kız tanıyorum.
Evinde küçük bir cam kavanozun içinde
beslediği bir japon balığı
vardı. Minik, turuncu bir japon balığı... Ne yazık ki Japon balıkları
uzun ömürlü değiller. Bu küçük balık fazla yaşamaz, bir sabah suyun
içinde yan dönmüş olarak bulunurdu. Babası kızının çok üzüleceğini
bildiği için, balığın öldüğünü söylemekten çekinirdi. Kızına balığın
hastalandığını söyler ve iyileşmesi için doktora götüreceğini söylerdi.
Gider yeni bir japon
balığı alır, kızına getirir ve onun balığı
iyileştiği için duyduğu
mutluluğu izlerdi. Bu küçük japon balığı pek çok kez hastalanmış ve
"iyileşerek" geri dönmüştü.
Bu küçük kızın hikayesinin
bir benzeri yıllar önce başka bir evde
yaşanmıştı Ama farklı bir
sonla. anne ve baba sabah uyandıklarında
henüz beş yaşında olan
kızlarının japon balığının öldüğünü gördüler...
üzüldüler çünkü bu
kızlarının gözyaşlarına boğulacağı anlamına
geliyordu. Üstelik ona ölüm
kavramının ne olduğunu da anlatmak zorunda
kalacaklardı. Baba hemen
giderek yeni bir japon balığı almayı ve ölenle değiştirmeyi önerdi.
Böylece kızını "sevdiğini kaybetme" gerçeğinden
koruyabilecekti ama izin
vermedi anne ve şöyle dedi:
"Hayır, bunu yaparsak
hayatta gerçeklerle yüzleşmeyi asla öğrenemez.
Sevdiği bir şeyi kaybetmeyi
ve bununla baş edebilmeyi öğrenmeli.
Hayatta her şeyin insanlar
için olduğunu öğretmeliyiz kızımıza..."
Kızları uyandığında
balığının öldüğünü söylediler ona. Küçük bir de
cenaze töreni yapıldı.
Balık küçük bir karton kutuya konuldu ve bahçede uygun bir yere
gömüldü. Küçük kız balığının ölümünden dolayı duyduğu üzüntüyü çoktan
unuttu ama annesinden aldığı dersi hala unutmadı: "Hayatta her şey
insanlar içindir".
Hayatta her şeyin insanlar
için olduğunu bilirseniz, başınıza gelen
kötü olayları, acıları,
üzüntüleri olgunlukla karşılayabilirsiniz. Hayatın
size karşı adaletsiz
davrandığını düşünmeden, kendinize acımadan ...Olduğu
haliyle kucaklayabilirsiniz
yaşamı...acısıyla tatlısıyla. Böyle yaptığınız
zaman ilerleyebilirsiniz
ancak.
Joe Black adlı filmi
birçoğunuz izlemişsinizdir. Anthony Hopkins
hayatta başarılı olmuş çok
zengin bir işadamıdır. Keyifli bir yaşlılık
sürmektedir.
Bir gün tanımadığı bir adam
çalar kapısını. Kendisini Joe Black olarak
tanıtan bu kişi aslında
ölüm meleğidir ve kurbanının canını almaya
gelmiştir. Bunun için Brad
Pitt'in canlandırdığı bir insanın bedenini
ödünç almıştır.
İnsan olmak ilginç gelir
ölüm meleğine...kurbanının canını alıp
gitmeden önce bir hafta
insan olarak dünyada kalmaya karar verir. Böylece
ilginç bir dostluk başlar
ikili arasında. Filmin sonunda ölüm vakti gelip
çattığında Anthony Hopkins
döner ve ölüm meleğine şu soruyu sorar:
-"Korkmalı mıyım ?"
"Senin gibi biri mi ?" der
Azrail.... "Hayır".
Böylece her ikisi
karanlıkta yürüyerek uzaklaşırlar. Ölümüne yürüyen
adamın yüzünde müthiş bir
rahatlık ve huzur vardır. Hayatını dolu dolu
yaşamış bir adamın
teslimiyeti...
"İyi geçirilmiş bir günün,
mutlu bir uyku getirmesi gibi, iyi yaşanmış
bir hayat da mutlu bir ölüm
getirir" der Leonardo Da Vinci.
Mistik Annie Dillard ise,
Pilgrim At Tinker Creek adlı eserinde,
yaşamın
"Çoğunlukla acımasız, ama daima güzel" olduğu sonucuna varır ve "en
azından hayatta tam olarak
var olmaya çalışabiliriz" der. O, "ölen kişinin en sonunda yalvarmak
yerine, bir konuğun kapıda ev sahibine teşekkür etmesi gibi, teşekkür
ettiğini hayal" eder.
Paulo Coelho ise Zahir adlı
romanında, geçirdiği bir trafik kazası
sonucunda 3 gün baygın
yatan kahramanının başından geçenleri anlatırken ilginç bir deneyimi
betimler. Kitabın kahramanı, manyetik rezonans cihazının içindeyken ilk
kez kendine gelir ve bir tabutta olduğunu zanneder. Bunun üzerine diri
diri gömülmekte olduğunu düşünür. Gerçeği anladığında ise, hayatını ve
ölümünü sorgulamaya başlar ve de kendi cenazesini düşlemeye... böylece
hayata daha çok bağlanır.
Benzer deneyimler yaşamış
olan kişiler hayata daha mı farklı bakarlar?
mutlaka öyle olmalı... ben
de yazarın kahramanı gibi kendi cenazemi
hayal etmeye çalıştım ve
mezar taşıma ne yazılması gerektiğini bilmek ve
seçmek istedim. Yakın
çevremdekiler ve ailem bu fikrimden dehşete düştülerse de alıştılar.
Onlardan yine Coelho'nun kitabında geçen şu cümleyi mezar taşıma
yazmalarını istedim:
"günüm güzel geçti, hadi
gece olsun"
Ölümü ve hayatı aynı
olgunlukla karşılayabilirsek eğer, hayatı daha
çok sevebiliriz. Başımıza
gelen ne olursa olsun, isyan etmeden hayatı
sevmeye devam edebiliriz.
Eğer mutlu olmak
istiyorsanız, öfkeyi, nefreti, intikam duygularını da
bir kenara bırakmanızı
öneririm size... çünkü ben öğrendim ki bağışlamak
insanı özgür bırakıyor...
Çoğunlukla acımasız ama
çoğu zaman güzel, çoğunlukla adaletsiz ama
çoğu zaman şefkatli,
çoğunlukla savaşmayı gerektiren ama zaferlerle
taçlandıran, kimi zaman
ağlatan kimi zaman güldüren ...işte böyle bir şeydir hayat.
Eğer hayata bakışınız
olumsuzsa hayatınızı değiştirmeye çalışmayın,
bakan gözlerinizi
değiştirin, hayatınızın nasıl değiştiğini göreceksiniz.
Size bir kötü bir de iyi
haberim var. Kötü haber; hayatta çetin
günleriniz mutlaka olacak.
Her şeyi bırakıp gitmek isteyeceğiniz günler de
olacak.
Hayatın aslında güzel
olmadığını düşüneceğiniz anlar da olacak... hem
de pek çok. Hatta öyle bir
gün gelecek ki "dibe vurduğunuzu" düşüneceksiniz.
İyi haber; o gün
geldiğinde, dibe vurduğunuzda zirveden başka gidecek
yeriniz kalmayacak. Tabii
başınızı kaldırıp zirveye bakmayı bilirseniz eğer...
Aksi halde dibe vurmuşken
bir de üzerinize toprak döküp orada diri diri
gömülmeniz olası.
"Ben hayatımda hiç dibe
vurmadım, hayatım mükemmel" diyorsanız, siz bu
gezegende yaşamıyorsunuz
demektir.
Carol s. Pearson
İçimizdeki Kahraman adlı kitabında "Trajediler
yaşamış bazı insanlar
neredeyse aşkın bir özgürlüğe sahiptirler, çünkü "en
kötüsüyle" karşılaşmış ve
ona dayanmışlardır. Onlar artık her şeyle
yüzleşebileceklerini
bilirler. Onların yaşamı sevmeleri için yaşamın cennet gibi olması
gerekmez" der.
Pearson devam ediyor:
"Zengin ve ünlü kişilerin
yaşamlarını izlemekten ne kadar zevk alırsak
alalım, dünyanın ün ve
servete kıyasla, sessiz hatta görünmez
dürüstlük, iyilik ve
cömertlik eylemlerinden daha derin bir biçimde etkilendiğini biliriz.
Istırap çektiğimizi fark ettiğimiz her seferinde, bu harekete geçip
hayatımızda değişiklikler yapmaya hazır olduğumuzun bir işaretidir. O
halde bize düşen ıstırabımızı araştırmak, onun farkında olmak, gerçekten
acı çektiğimizi kabul ve tasdik etmektir. Bu şekilde ıstırap bir armağan
olabilir.o dikkatimizi çeker ve artık harekete geçmemizin, yeni
davranışları öğrenmemizin, yeni meydan okumaları kabul etmemizin
zamanının geldiğini gösterir."
Sizlere çarpıcı iki örnek
vermek istiyorum. Sabriye Almanya'da doğmuş
ve büyümüş bir Türk kızı...
12 yaşındayken kör olmuş Sabriye...
Kaçımız böyle bir durumda
hayata dört elle sarılmaya devam
edebilirdik...
kaçımız kendimize acımaktan
ve Tanrı'ya isyan etmekten
vazgeçebilirdik.
Sanırım hiçbirimiz ya da
pek azımız ...ama bu genç kızın bir özelliği vardı.
Hayatta başına ne gelirse
gelsin pes etmiyor ve hayır cevabını asla
kabul etmiyordu.Sabriye
Tibetoloji öğrenimi gördü. Kör olduğu için
derslerden geri kalınca,
sırf derslerini daha iyi çalışabilmek için kendi kendine Tibetçe körler
alfabesi geliştirdi. Yaptığının ne kadar önemli bir buluş olduğunu
bilmeden...
Okulu bitirince Tibet'e
giderek kör çocuklara bu alfabeyi öğretmeye
karar verdi. Yaptığı tüm
girişimler sonuçsuz kaldı, Tibet hükümeti, dünya
sağlık örgütü, başvurduğu
her kurum onu reddetti. Çünkü kördü... Sabriye vaz mı geçti hayır. Sırt
çantasını alarak, Tibet'in köylerine doğru tek
başına yola düştü. Günlerce
at sırtında kaldı. Biliyordu ki Tibet dağları güneş ışınlarını yakından
ve dik olarak aldığı için pek çok çocuk kör
oluyordu.
Sabriye hayatta kendine
bir amaç edindi ve onlarca çocuğun ışığı oldu.
Sabriye'de bunu yapmasını
sağlayacak ne gibi özellikler vardı. Sizlere
onun yazdığı ve hayatını
anlattığı kitabı okumanızı öneririm. Ne yazık ki
ünlülerin boşanmalarının
daha çok merak edildiği bu ülkede Sabriye'den
kimse konuşmadı.
Ben tam da Sabriye'nin
kitabını okurken gazetedeki başka bir haber
dikkatimi çekti. Haberde
şunlar yazıyordu:
"Boyundan aşağısı felçli
İngiliz kadın, iki kamış aracılığıyla
nefesini çekerek ve
üfleyerek idare ettiği yelkenlisiyle Manş Denizi'ni tek
başına geçti. Felçli olduğu
için sadece başı, gözleri ve ağzını kullanarak
sınırlı hareketler
yapabilen 33 yaşındaki Hilary Lister, Dover'dan başladığı yolculuğunu
Fransa'daki Calais Limanı'nda tamamladı. Lister, Manş
Denizi'ni tek başına
geçen boyundan aşağısı felçli ilk kişi oldu."
Boynundan aşağısı felç
olan bir kadın hayallerinin peşinden
koşabiliyor, hayallerini
gerçekleştirebiliyor ve tüm dünyanın övgüsünü kazanırken tarihe de
geçiyordu.
Peki ya bizler. Gözü gören
kulağı duyan eli-kolu tutan, sağlıklı olan
bizler bizleri durduran ne
?
Sizlerin bir tek soruya
cevap vermenizi istiyorum:
"Sahip olduklarınızla neler
başarabileceğinizi biliyor musunuz ?" Bir
düşünün...
-Yazarı Bilinmiyor- |