blt_log4.gif (10576 bytes) rot_logo[1].jpeg (22655 bytes)

Adres :Sinan Mah. Arık Cad. No:35/4 Gerçek Apt.Kat:1   Antalya                                               Sayı : 38 Tlf:0.242.3117273 Fax :0.242.3117246  E-mail: antalya.b@rotary2430.org.tr Web :http://www.antalya-rotary.org.tr

 

G E Ç E N   H A F T A

Talya Oteli, 28.03.2002, 1229 / 37

Toplam Üye

47 + 11

KONUŞMACI Prof.Dr.Erol Katırcıoğlu

Katılan Üye

32 + 5

KONU Ekonomik Kriz Ve Sonrası

Katılım

% 68

KONUKLAR

TELAFİ KARTI GETİRENLER

Rtn.Ted Pearce Granbury-Texas Rotary Kulübü
İbrahim Coşar Alanya R.K. Rtn.Ken Chapman Whitby-Ontario “ “
Serdar Akaydın Perge R.K. Rtn.Kaya Öztoprak Kavaklıdere “ “
Hasanali Gönen Aspendos R.K. Mustafa Kalender Aspendos Rotaract Kulübü
Russel Chan Ted Pearce’in Konuğu
Burak Gönen Ahmet Gönen’in Konuğu
Melike Yücel Havva İşkan Işık’ın Konuğu
Cansel Çevikol Tuncer Fatma Kızılırmak’ın Konuğu
TOPLANTI NOTLARI :
  • Bu döneme damgasını vuran en önemli özelliklerden birisi de, konuşmacılarımızın seçiminde gösterilen titizlikti. Bu haftaki konuğumuz Bilgi Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Erol Katırcıoğlu da olağanüstü ilgiyle dinlenen konuşmasıyla bu zincirin şimdilik son halkasını oluşturdu. Başkana ve Hulki’ye teşekkürlerimizle...
  • ABD ve Kanada’dan gelen yabancı Rotaryen konuklarımızla yapılan bayrak değişimi, önceki yıllara göre daha az karşılaştığımız bir seremoni olarak dikkati çekti. Son olarak üç ay önceki bir toplantıda aramızda gördüğümüz Serdar Akaydın’ın durumu da dikkat çekiciydi. İş yoğunluğundan evinin yolunu bile bulmakta zorlanan turizmci dostumuz, tıpkı üç ay önce olduğu gibi toplantıya ilk gelen üye olma özelliğini göstermekle kalmadı; gene o günkü gibi kürsüye çıkıp kısa bir konuşma da yaptı. Üstelik beraberinde diğer üyelerimizden pek alışık olmadığımız Alanya kökenli bir atendans da getirmişti. Bizlere duyduğu özlemi bir Temel fıkrası anlatmak suretiyle bir ölçüde de olsa gideren Serdar, yakında Karadeniz sahillerinde butik açmak gibi bir girişim içinde olduğunu ima etti. Ya da bize öyle geldi...
  • Prof.Katırcıoğlu, bir yılı aşkın süredir yaşanan ve etkisi giderek tüm sektörlerde hissedilmeye başlanan ekonomik krizi hazırlayan gelişmeleri özetleyerek başladığı konuşmasında, sorunun özünde toplumsal uzlaşma eksikliğinin yattığına işaret etti. Krizin bitmesinin beklenmemesi gerektiğini ve bunun katlanılması gereken bir süreç olduğunu hatırlatan konuşmacımız, mevcut siyasi irade sorununun aşılmasının, ancak başka tür bir siyasetin temellerinin atılmasıyla mümkün olabileceğine değindi.
  • Sayın Katırcıoğlu’nun gene bu konuyla ilgili bir yazısına aşağıda yer veriyoruz. Bu makaleyi http://www.gazetem.net adlı siteden aldığımızı hatırlatalım ve bu son derece zengin içerikli web sayfasını ziyaret etmenizi hararetle önerelim.

Yeniden büyüyebilmek için

Herkes beklemede. Koca bir ulus soluğunu tutmuş bekliyor. Sanki birisi ya da birileri gelecek ve “Tamam artık buraya kadar!” diyecek. Ve sonra her şey eskisi gibi kaldığı yerden devam edecek. Peki ama bu mümkün mü?

Ekonominin büyümesinden sözediyorum. Bilmem farkında mısınız bir zamandan beri herkes ekonominin büyümesi ile ilgili bir işaret bekliyor. Oysa yılbaşından bu yana yayınlanan istatistiklerden umut verici bir şey çıkarmak pek mümkün değil. Son dış ticaret istatistikleri ise karamsarlığı daha da artırmış olmalı. Çünkü son verilere göre hem ihracatımız ve hem de ithalatımız azalıyor. Yani ekonomideki daralma bütün şiddetiyle devam ediyor.

Ekonomideki daralmanın bir dip noktasına geldiğini, dolayısıyla da büyümenin başlayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Doğrusu her daralmanın nasıl olsa bir dip noktası olacağına göre bu düşüncenizde haklı da olabilirsiniz. Ama o dip noktasının şu anda olduğumuz nokta olduğu ne malum? Daha da daralmayacağımızın bir garantisi var mı ki?

Şu anda uygulanmakta olan programın en olumsuz sonucu büyük bir işsizlik ve durgunluğa yol açacak olmasıdır. Program kamuda mali disiplinin sağlanmasını sağlayacaktır ama bunun faturası işsizlik ve durgunluğun artması olacaktır. İşsizliğin de durgunluğun da düzeyi ne olacaktır bilinmez ama şu anda yaşananları düşündüğümüzde dayanılması oldukça zor olacağı aşikar.

Kimileri insanlarımızın dayanışmacı özelliklerine atfen “Bizde bir şey olmaz” diye düşünebilir ama son günlerdeki banka soygunlarının gazetelere yansıyan öykülerinden hiç yaşamadığımız yeni olumsuzlukların gündeme geleceğini düşünmek de mümkün.

Bütün bunların başımıza neden geldiğini, sorumluların kimler olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Meşrebinize göre bir cevabınız da vardır mutlaka. Ama emin olun hiçbir cevap, sizin kendinizin asıl sorumlu olduğu gerçeğinin yerine geçemez. Evet hepimiz şu ya da bu ölçüde bütün bu olup bitenlerden sorumluyuz. Jean-Paul Sartre’ın 70’li yıllarda kafama soktuğu “Hepimiz her şeyden sorumluyuz” fikri o zamanlar taşınması çok ağır bir yük gibi gelmişse de şimdi artık hayatımızın en çıplak gerçeği.

Bütün dünyada bizim gibi ülkelerin en azından bazıları gerçek yatırımlar yaparak büyürken, bizim birikimlerimiz kendi korkularımızın savaşları içinde heba olup gitmedi mi? Sonuçta neyin savaşıydı bu? Kardeşçe birlikte yaşamanın yollarını keşfetmek yerine, bütün enerjimizi bizim gibi düşünmeyenlerin bizim gibi düşünmeleri için harcamadık mı?

70’li yıllarda, Yunanistan, Portekiz ve Kore gibi ülkelerle aşağı yukarı benzer bir zenginliğe sahiptik. Şimdi ise biz neredeyse aynı yerde dururken, onlar roket hızıyla bizden uzaklaştılar. Bu hayatı bir kere daha yeniden yaşamayacağımıza göre bu gerçeğin anlamı çok acı değil mi? Yiten, harcanan hayatlar bizim hayatlarımız olduğuna göre?

Koca bir ulus hep birlikte bekliyoruz. En ufak bir kıvılcımın yeniden büyümeyi ateşleyeceğine inanarak bekliyoruz. Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine, İstanbul Yaklaşımı’nın getireceklerine, bankalara yapılacak devlet desteklerine büyümeyi yeniden ateşleyeceğine inanarak bekliyoruz.

Hala asıl kurtarıcının bizler olduğu gerçeğini düşünmeden.

 

B U   H A F T A

Talya Oteli - 04.04.2002 - 1230/38

BİZ BİZE TENHA BİR TOPLANTI

Mönü :
Bahçıvan Salata, Izgara Köfte, Ekmek Kadayıfı

DOĞUM GÜNLERİ

EVLENME YILDÖNÜMLERİ

06.04

İlhami Gönen

08.04

Yasemin – Serdar Akaydın

07.04

İnci Kalender

09.04

İlhami Kaplan

 

“PARLAK” BİR YÖNETİM KURULU TOPLANTISI

Yönetim Kurulumuz, aylık düzenli toplantılarından sonuncusunu geçtiğimiz hafta Parlak Restaurant’da gerçekleştirdi. “Antalya Rotary Kulübü bölünmez bir bütündür” maddesi başta olmak üzere birbirinden önemli kararların alındığı bu toplantının gerek Rotary, gerekse insanlık adına büyük yararlar getirmesini diliyoruz. Bülten komitesi olarak dikkatimizi iki özellik çekti: İlki, fotoğraftan da anlaşılacağı üzere, erkeklerin azınlığa düşmeleriydi. İkincisiyse toplantının yemekli oluşuydu. Ne dersiniz? Verilmek istenen mesaj belki de şuydu: “Madem ki biz bir yemek kulübüyüz; o halde yönetim kurulu toplantılarımız da mutlaka yemekli olmalı!”

 

Sevgili Rotaryen Dostlar,

28 - 30 Mart 2002 arasındaki biraz yorucu ama dostluk ve sevgi ile dolu bir maratonu geride bırakarak, "2.Akdeniz Uluslararası Yükseköğretim Tanıtım Günleri"ni tamamladık. Ziyaretçi sayısı koyduğumuz 15000 hedefini  ve en iyi tahminleri de aşarak tam 27550 oldu. Bizzat gelen veya telefon, fax ve E-Maille kutlayan tüm Rotaryen dostlarımıza teşekkür ediyoruz.

Rotaryen Saygı ve Sevgilerimizle,
L.Hilmi Ünsal
Kaleiçi Rotary Kulübü Başkanı

 

Bildiğiniz gibi bu hafta üyelerimizin büyük bir bölümü Bölge Asamblesi için Adana’ya gittiler. Asamble ile ilgili bilgileri ancak haftaya aktarabileceğimizi düşündük ve bu sayıyı boş geçirmemek amacıyla, hiç olmazsa Adana hakkında bazı yararlı bilgiler vermeye karar verdik.

ADANA KEBABI NASIL YAPILIR?

Körpe ve fakat besili bir kuzunun tümüyle sinirlerinden arındırılmış etinden ve yine aynı kuzunun kuyruk yağından yeterli miktarı  münhasıran bu ameliye için geliştirilmiş özel iki bıçağın marifetiyle kıyma haline getirilir. Bu işlem fevkalade bir maharet ve gayet kudretli kol adaleleri icap ettirir. Elimizdeki kıymaya, ki bu şekilde elde edilen kıymaya bıçak kıyması adı verilir ve gerçek Adana Kebabı işbu şekilde imal edilmemiş kıymadan kattiyetle yapılmaz, kâfi miktarda ince kıyılmış maydanoz, kırmızı biber ve tuz ilave edilir. Daha sonra bu harç şişe elinizle bastırılarak takılır. Hafif ateşli kömür ızgarasında pişirilir. Piştikten sonra öldürülmüş ve sumakla tatlandırılmış piyaz, yine kömür ızgarasında hazırlanmış domates ve yeşil sivri biber eşliğinde servis edilir. Adana yöresinde yufka ekmeğine sarılarak dürüm haline getirilerek yenir, yanında şalgam, ayran veya sıklıkla rakı içilir. Dürüm halinde yenilirken dürümün alt kısmından akarak kolunuza sıvaşacak kadar bol yağlı, adeta bir dantela gibi seyrek dokuyla hazırlanmış, yöresel dille tıkaç gibi olmayanları bölge gurmelerinin tercihidir.

Çukurovalı Hulki Usta

 

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) Projesi, dünya kültür emanetlerinin önemli bir parçası olan Türkiye kültür varlıklarının bulgularının, kronolojik bir envanterinin çıkartılması ve bu bilginin uluslararası platformda paylaşılması amacına yönelik olarak tasarlanmıştır. En azından 400.000 yıl eskiye uzanan kültürel verileri barındıran Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde, 1800'lerin ilk yarısından başlayan araştırmaların sonuçları ile çağdaş yüzey araştırmaları ve kazıların bilgileri dağınık ve çoğunlukla ulaşılamaz durumdadır. Birçok yerleşmenin yeri bilinmemekte, birçoğu da tahribatın/yapılaşmanın kurbanı olmuş ya da olmaktadır. Bu tahribata karşı ve bu emanetleri korumaya yönelik öncelikle yapılabilecek en önemli çalışma, kültürel verilerin merkezi bir yapı içinde toplanması ve derlenmesidir: Belgeleme olmadan koruma olmaz. İlk kez bu projeyle, Türkiye arkeolojik yerleşmeleri, höyükler, tümülüsler, anıtlar, mezarlıklar, ören yerleri, yerleşme yerleşme, höyük höyük, tümülüs tümülüs belgelenmektedir.

1993 yılında çalışmalarına başlayan TAY Projesi, özgünlüğü, boyutu ve kültürel emanetlerin belgelenmesine yaklaşımı açısından, türünün ilk ve şimdilik tek örneğidir.

Niye TAY?

Anadolu ve Trakya'nın, insanoğlunun yerleştiği ilk dönemlerden yakın çağlara dek derli toplu, ayrıntılı bir yerleşme ve kültür envanteri yoktur;

Bu bölgelerdeki uygarlıkların kültürel gelişimini başından sonuna dek inceleyebilmek için sistemli bir belge arşivi.hazırlanmamıştır;

Anadolu ve Trakya kültürlerinin kronolojik süreç içerisinde birbirleriyle ilişkileri yeterince açık değildir.

Projenin amaçları

Türkiye kültür emanetlerinin, öncelikle, elektronik olarak korunmaya alınması (Veri Toplama);

Basılı ve elektronik ortamda yayınlanması ve bu emanetlerin dünyaya açılması (Veri Yayınlama);

Türkiye'nin, sistemli biçimde ve yeni teknolojiler kullanılarak taranması, mevcut bilgilerin doğrulanması, yeni yerlerin belgelenmesi (Veri Doğrulama);

Anadolu ve Trakya toprakları üzerindeki, gerek doğa, gerekse insan eliyle yoğun olarak süren tarihi eser tahribatının.izlenmesi ve kamuoyunu uyaracak bir kurumun oluşturulması (Veri Gözlemleme).

Proje Kime Yönelik?

Proje, kültür emanetlerimiz konusunda araştırma yapmak isteyen tüm arkeologlara, tarihçilere, tarih ve arkeolojiye yakın bilim dallarındaki araştırmacılara; arkeoloji, tarih gibi alanlarda eğitim gören öğrencilere; çeşitli kademelerde ülkemizin tanıtımında görev alan uzmanlara ve geçmişe ilgi duyan, araştırılmasına inanan tüm kişi ve kuruluşlara yöneliktir. Amaç, bu kişi ve kuruluşlara, bilimsel bir başvuru kaynağı, bir "veri havuzu" sunmaktır.

 

BEN KİMİM?... Kendi Kaleminden Rtn.Ahmet Gönen

ÖZGEÇMİŞİM

Ben o kadar dakik bir adam olduğumu sanmıyorum ama 1933 senesinin 31 Aralık akşamı saat 24:00’de mi yoksa 1934 senesinin ilk dakikalarında mı doğdum annem de o telaş ve sıkıntı arasında kestiremiyordu. Sinan Mahallesi, Çaybaşı Sokağı’nda iki katlı kargir bahçeli bir evde doğmuşum. Dedemin adını koymuşlar. Her ne kadar babam bir ay sonra Nüfus’a 1 Şubat 1934’de kaydettirmiş ise de ben tipik bir oğlak burcuyum. Oğlakların bütün iyi ve kötü özelliklerini taşırım.

İlkokulu Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda, orta ve liseyi Antalya Lisesi’nde okudum. İlk hocam merhum Ahmet Tüzün. İkinci hocam ise Naci Tüzün idi. Küçük yaşlarda babama hayrandım. O yüzden yaz tatillerinde babamın işyerinde çalışırdım. Zaman zaman Halim’in Kahvesi kültürünü almadığıma hayıflanırım. Eğer kendimi emekli edebilirsem o günlerin Antalya’sını yazmak istiyorum.

Lisede resim öğretmenim merhum Behçet Gürcan, tarih öğretmenim merhum Aslan Mahmut ve Selahattin Beyler unutulmaz insanlardı. Liseyi 12 yıllık dönemde bitiren ilk mezunlar biz olduk.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne 1952-53 döneminde girip, 1956-57 döneminde bitirdim. Üniversite yıllarımda Galatasaray Kulübü Atletizm takımında 400-800 metrelerde koştum. Hocam Rıza Maksut İşman, kaptanımız merhum Cahit Önal idi. 1955 senesinde Cahit Ağabey Ankara’ya gidince, Galatasaray Atletizm Şube Kaptanlığına getirildim. Yaptığım dereceler bu gün için çok gülünç. Kızlar bile benim derecelerimden daha iyisini yapıyorlar.

Askerliğimi 1957-59 yılları arasında, sporcu oluşumdan dolayı Muhafız Alayında yaptım. Muhafız Alayının bir bölüğü olan Anıt Kabir’de görevlendirildim.

1958 yılında Nurten Hanım’la evlendim. İki kızım, bir oğlum, 4 dünya tatlısı torunum var.

Askerlik dönüşü iş hayatım başladı. Gönenler A.Ş., Kimta A.Ş. ve son olarak Seto A.Ş.’nin kuruluşuna yardımcı oldum. Antalya’da ilk Sebze Tohum Araştırma Üretim firması Seto A.Ş.’dir. O zamanlar Türkiye’nin ilk dört firmasından birisi de Seto A.Ş. idi. Şimdi sanıyorum 15’i aşkın firma sadece Antalya’da var.

9 yıl Atletizm Ajanlığı yaptım. O dönemde her yıl uluslararası atletizm müsabakaları yapılırdı. Antalya o dönemde uluslararası takvime girmiş bir kentti. Hani günümüzde moda olan “Dünya kenti Antalya” gibi. 1970-72 döneminde Antalya Spor Yönetim Kurulu’nda bulundum. Türk Genç Milli Takımını Avrupa’da şampiyon yapan Antrenör Serpil Hamdi Tüzün’ü Antalyaspor Antrenörlüğü’ne getirdik. Ama Antalyaspor camiasına yaranamadık.

1977 yılında Antalya Rotary Kulübü’nü kurduk. İyi ki kurmuşuz. Memnunum. Daha sonra Kaleiçi Rotary Kulübü’nün kurulmasında görevlendirilmiştim. Onların başarılarını gördükçe gurur duyuyor, biraz da kendime pay çıkartıyorum. Kulübümün gençleşmesini büyük bir keyifle müşahede ediyorum.

Rtn.Ahmet Gönen

 

OCAKBAŞI “INTERCITY”

Ocakbaşı toplantılarının dostluk ve tanışıklığı geliştirmede ne derece yararlı olduğunu sanırız tartışmaya bile gerek yok. Kulüplerin kendi bünyelerinde gerçekleştirdikleri bu çok önemli etkinlik, bu dönemle birlikte Antalya ilinde faaliyet gösteren yedi kulübün başkanları arasında da başlatıldı. Yardımcı Guvernör Zeynep Gülcan’ın önderliğinde sürdürülen bu toplantıların, yalnızca başkanları ve eşlerini kaynaştırmakla kalmadığını, kulüpleri de önemli ölçüde yakınlaştırdığını düşünüyoruz. Düşünüp başlatan ve katılan tüm dostlarımızı kutluyoruz.

 

BİRAZ SİNEMA... BİRAZ PSİKİYATRİ...

Dört haftadır sinemalarımızda gösterimde olan bir filmden, orijinal adı “A Beautiful Mind” olan ve bizde (her nedense) AKIL OYUNLARI adıyla gösterilen bol ödüllü bir filmden söz etmek istiyoruz. İki ay önce dağıtılan Altın Küre ödüllerinin ardından geçtiğimiz hafta da en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi senaryo dallarında Amerikan Sinema Akademisi’nin ünlü Oscar heykelciklerini kazanan bu filmi, sinemaya ilgi duyan dostlarımızın bugüne kadar izlemiş olduklarını düşünüyoruz. Gitme fırsatı bulmayanlara ise bir önerimiz var:. Lütfen bu filmi izleyin ve özellikle en iyi erkek oyuncu dalında favori gösterildiği halde, geçen yıl Gladyatör filmiyle elde ettiği Oscar’ı bu yıl gene kendisi gibi çok büyük bir oyuncu olan Denzel Washington’a kaptıran Yeni Zelanda’lı aktör Russel Crowe’un, canlandırdığı dahi matematikçi John Nash rolündeki olağanüstü performansına tanık olun.

Crowe, özellikle hastalık belirtilerinin henüz aşikar bir biçimde ortaya çıkmadığı filmin ilk bir saatlik bölümünde müthiş bir oyunculuk örneği sergiliyor. Filmin kanımızca en büyük başarılarından biriyse, sizi bir süre sonra uzaktaki bir izleyici konumundan çıkartıp, hastalığı ve acıyı birlikte yaşayan aile bireylerinden birisi durumuna getirmesinde; yani izleyiciyi o çarpıcı hastalık ortamının içine çekebilmesinde.

Filmin Nash’in gerçek yaşam öyküsüyle örtüşmeyen bölümler içermesiyle ilgili eleştirilere girmek istemiyoruz. Biyografik özellikler taşıyan yapımlarda buna benzer farklılıkların hemen her zaman olabileceğini hepimiz iyi kötü biliyoruz. Yansıtılan hastalık tablosuyla ilgili bir iki gözlemimiz var: Filmde genişçe yer verilen görsel halüsinasyonlara daha ziyade organik beyin sendromlarında rastlandığı, paranoid şizofreni vakalarındaysa bolca işitsel halüsinasyonlarla karşılaşıldığı bilinmekte. Ayrıca hastanın tüm yaşam akışına yön veren hezeyanlar da paranoid şizofrenlerde bu derece birbirine bağlı ve sistemli bir şekilde gelişmemekte; daha ziyade kopuk kopuk ve düzensiz olarak görülmekte. Nash’inkiler gibi organize hezeyanlar ancak paranoya olgularında gözlemlenebilmekte. Ancak filmin genel akışı içinde, görsel ve duygusal zenginliği arttırma amacıyla başvurulan bu tür saptırmaların çok da önemsenmemesi gerektiği düşünülüyor.

Filmle ilgili önemli bir gelişme de, şizofreni denen illete duyulan ilginin birdenbire artmış olması. Psikiyatrinin, bir bilim dalı olarak ortaya çıktığı günden bu yana mesaisinin büyük bölümünü ayırmak zorunda kaldığı şizofreni, toplumda yüz kişiden birinde görülecek kadar sık karşılaşılan yaygın bir akıl hastalığı. Her şeyden önce bir psikoz; yani hastanın gerçek olanla olmayanı ayırt edemez duruma geldiği, realiteyle bağlarını kopardığı, kendi yarattığı “hasta” dünyasında dış gerçeklerden uzak olarak yaşadığı çok ciddi bir ruhsal bozukluk. (Yabancı sözcükleri yanlış kullanma örneklerinin bolca sergilendiği ülkemizde “psikoza girdim” ifadesinin bazı kişiler tarafından şaşırdım, bocaladım, karar veremedim, sıkıldım yerine kullanıldığını hatırlatalım ve çarpıtmanın boyutuna dikkat çekelim.) Aklın bölünmesi, yarılması, parçalanması anlamına gelen şizofreni, hem algı bozuklukları (halüsinasyonlar), hem de düşünce bozuklukları (hezeyanlar) ile seyreden bir psikoz. Nedeni bilinemeyen, kalıtımın etkili olduğu düşünülen, tedavisi sadece mevcut belirtileri bir ölçüde kontrol altına almaya çalışmakla sınırlı kalan ve hastayı giderek sosyal yaşamdan koparan olumsuz seyirli bir hastalık. Genellikle gençlik çağlarında başlayan, tipik bir başlangıç biçimi olmayan, çok hızlı ortaya çıkabileceği gibi, sinsi ve yavaş olarak da gelişebilen şizofreninin basit, katatonik, hebefrenik ve paranoid olmak üzere dört tipi var. Hastaların dörtte birinde iyileşme olabildiğine ilişkin görüşler bugün hala tartışma konusu. Hatta bazı otoriteler, iyileşme kaydedilen olgularda yanlış tanı konulduğunu ve bunların aslında şizofren olmadıklarını iddia edecek kadar katılar.

Akıl Oyunları’nda Nash’in karısının desteği ve sevgisiyle hastalığın üstesinden geldiği anlatılıyor. Gerçekten de bu mümkün mü? Diğer yandan filmde antipsikotik ilaçları kullanmayı sürdürdüğüne ilişkin çok kısa bir cümle de geçmekte. Oysa Nobel Ödüllü Bilim Adamı’nın son onbeş yıldır bu tür ilaçları hiç almadığı ve bu ifadenin ilaç endüstrisi orijinli bir “bilinç altı spotu” niteliği taşıdığı yönünde iddialar da var.

Gördüğünüz gibi “yedinci sanat sinema” yeni tartışmalara ortam yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumun gündeminden düşmüş akıl hastalıkları gibi önemli konuları belirli bir süre için de olsa geniş kitlelerin ilgi odağı durumuna da kolayca getirebiliyor. İyisi mi biz sinemayı sadece basit bir görsel eğlence aracı olarak görmeyelim ve hem bir endüstri olarak gücünü, hem de bir sanat olarak değerini kabul edelim. Ya da “Akıl Oyunları” vesilesiyle aklımızın gücünü ve değerini bir kez daha hatırlayıp, mutlu olmaya çalışalım...

Bu yazı Bülten Komitesi bünyesinde faaliyet gösteren Görsel Sanatlar Çalışma Grubu’na bağlı Ödüllü Filmler Alt Komisyonu kapsamındaki Ruhsal Bozukluklara Destek Atölyesi’nin özgün bir çalışmasından alıntıdır!!!.......... anvfo

 

ROTARY BİLGİLERİ

ROTARY’DE BAZI İLKLER

  • Rotary'nin İngilizce dışında başka dil kullanan ülkede açılması ilk defa Küba Havana Rotary Kulübü’nün 1916 yılında kurulmasıyla başladı.
  • İlk olarak 1917 yılında başlatılan "Bağış Fonu" ile bugünkü Rotary Vakfının ilk temeli atılmış ve başlamış oldu.
  • ROTARY INTERNATIONAL / ULUSLARARASI ROTARY adının ilk olarak benimsenmesi 1922 yılına rastlar; daha önce kullanılan isim "Rotary Kulüpleri Uluslararası Derneği" idi.
  • Rotary Vakfına en az 1.000 dolar bağışlayan kişilere "Paul Harris Dostları" unvanını vermeye ilk olarak 1957 yılında başlandı.
  • Rotary Kulüpleri arasında her hafta muntazam olarak haftalık toplantılar düzenleyen kulüp Californiya’da Oakland şehrindeki 3 no’lu kulüptür.
  • Rotary ambleminin bir hatıra pulu üzerindeki baskılı pul olarak yayınlanması ilk defa 1931 yılında Viyana Konvansiyonu sırasında oldu.
  • İlk olarak bir Rotary kulüp bayrağı uzaya Houstan Uzay Merkezinden gönderildi. Bayrağı yanında götüren kişi aynı şehirdeki Rotary Kulübü üyesi astronot Frank Borman idi.
  • Amerika Birleşik Devletleri dışında yapılan ilk Uluslararası Rotary Konvansiyonu İskoçya’nın Edinburg şehrinde 1921 yılında toplandı.
  • Bir Rotary Konvansiyonunda topluluğa konuşmacı olarak katılan ilk devlet adamı 1923 yılında St. Louis şehrinde konuşan ABD Başkanı Warren G. Harding idi. 

Kaynak : 2430.Bölge Web Sayfası

 

rotlog1.gif (4932 bytes)

BU KEZ DE LÜZUMSUZ BİLGİLER

Sevgili okurlarım;bu R. Kocaları haklı galiba. Geçen hafta hepinizin okuyarak bilhassa tebarüz ettiğiniz üzere; mümtaz yazarlık şahsiyetimi umumi ahalinin faydalanacağı her haneye gerekli ve fakat lakin lüzumlu bilgilerin ilanını ifşa etmeye müteallik faaliyetime münhasır olmağa binaen ve işbu gayemi kağıda hasretmemi takiben; ahalinin muhterem kadınlar olan külliyatından son derece pozitif akisler ve bunu takiben gerek e mail ve gerekse de faks yolu ilen adeta soru yağmuruna tabi tutuldum ki ; izahatı ancak ahalinin şahsımı anladığı ve kavradığı dil ile yazabilmemin; yazabilmemim de umumun canını sıkan evsel problemlerin pratik ve fakat akıllara zeval basit tavsiyelere münhasır olması hasebiyle; bu icraatımın erdemini kavradığım kertede arzulanır ve tercih ile tercüme edilebilir olduğumu kavramış oldum. Bilmem anlatabildim mi acaba ? Her ne ise. Efendim kısacası bu lüzumlu bilgileri önemine binaen bu satırlarda R. Eşlerine ifşa etmem öylesine memnuniyet oluşturdu ki anlatılabilir gibi değil inanınız. Bu münasebet ile; bu haftada sizleri yoğun sosyal faaliyetlerinize, yeterince zaman ve kayma ayırabilmenizi temin için; tatlı canınızı sıkıntı ve esaretten kurtaracak tavsiyelerime devam edeceğim ki; cümle muhalifime de da bu sütunlardan meydan okumuş olalım.

Evet... su ısıtıcınız kireç tutmuş ise; önce sirkeli suyla kaynatıp; bilahare çöplüğe atınız. Nedenini sormayınız lütfen. Ve acilen, Levent İçel dostumuzdan son derece uygun ve indirimli fiyat ile yenisini temin ediniz. Matlaşmış çaydanlıklarınız var ise; yarım bardak sirkeye bir tutam tuz atınız sert bir süngeri buna batırarak çaydanlığınızı siliniz, eski parlaklığına kavuşan çaydanlığınızın artık pırıl , pırıl olduğunu ve fakat ve de lakin ; ancak yeni olmadığını üzülerek temaşa edeceksiniz. Çözümü yine Levent İçel’e para kaptırmak maalesef. Çarşaflarınızda oluşmuş pas lekeleri için; kırmızı renkli oje ile üzerinden geçiniz; bu teferruatları yürüttüğüm risalede renksiz oje kelam ediliyor, ancak ben amaca uygun bulmadım maalesef. Ve takiben lekenin üzerine çapraz işareti yani “out of order” işareti çakınız ve sevgili eşinizden yenisini almasını talep ediniz lütfen. İnanınız; isteğiniz, şahsiyetlerince emir telakki edecektir. Mümkün değil böyle bir şey başıma gelmez demeyiniz; eğer ütünüz yüksek ısıdan sarardıysa, oksijenli suyla ovmanız yeterli olacaktır ama yenisinin yerini tutmayacaktır maalesef. Acilen yenisini almanızda yarar telakki ediyorum. Çeyizinizin, son derece değerli ve nadide parçalarını oluşturan; nakış ve dantellerinizdeki, can sıkıcı lekeleri çıkarmanın çok kolay bir yolu var. Dantellerinizi önce karbonata batırınız, daha sonra üzerine birkaç damla oksijenli su damlatınız, bir saat beklettikten sonra küçük bir fırça ile fırçalayınız. Bütün bu eylemlerinizin bir işe yaramadığını hayretle göreceğinizden emin olabilirsiniz. Lekelerden kurtulmuş olsanız bile inanınız.

Eğer; dolaplarınızın içi rutubetlenirse; askılara asacağınız beyaz tebeşir sizi bu sorunlardan kurtaracaktır ama; çocuğunuzdan okuduğu özel okuldan tebeşir çalmasını talep edebilir iseniz. Eski havlularınızı yumuşatabilmek için yıkadıktan sonra bolca mutfak tuzu dökülmüş sıcak suda bir saat bekletiniz. Havlularınızın ne kadar yumuşadığına inanamayacaksınız! Bu nedenle bir zahmet yenisini alacaksınız ki inanmadığınız için. Çamaşır makinenize dalgınlıkla elde yıkama deterjanı koyduysanız; evinizi köpüklere boğulmaktan kurtarmak için nafile uğraşmayınız. Kılacağınız nafile namazını müteakiben; makinenizin deterjan kapağına bir miktar yumuşatıcı ve bir bardak sirke koyunuz ve sonucu beklemeden evden kaçınız ki köpük dalgasına kapılarak boğulmaktan kurtulasınız. Ben bizzat ocak başı toplantılarında gözlemledim. Sizlerin hiçbirinizin böyle bir problemi olacağına inanmıyorum, ancak komşunuzun başına gelebilir diye yazmadan geçemeyeceğim. Eğer, komşunuzun lavabosunda; çirkin kireç lekeleri oluşuyorsa, yarım limonla hızlı bir şekilde ovuşturmasını söyleyiniz. Sonra da, lavaboyu su ile çalkalasın ve kuru bir bezle kurulasın. Evinizin sürekli mis gibi kokmasını istiyorsanız, kullandığınız parfümden, yaktığınız lambaların üzerine birkaç damla damlatınız diyor elimdeki risalede ama bu yakılacak lambanın ampul mu yoksa gaz lambası mı olduğunu bir türlü anlayamadım maalesef. Kokunun kısa sürede her yere yayıldığını duyacakmışsınız. Deneyenlerinizin; sonucu bana bildirmesini rica edeceğim bir zahmet. Eğer güneş gözlüğünüzün vidaları sürekli gevşiyorsa; vidalarının üzerine şeffaf tırnak cilası sürünüz, sonuca şaşıracaksınız. Ama, bu hususta sizlere tavsiyem; yeni güneş gözlüğü modellerinin beğeninize sunulduğu bu günlerde, eskisini kapıcınızın karısına vererek yenisini almanızdır ki trendi kaçırmayasınız. Sevgili okurlarım; sizlerden gelen yoğun istek üzerine; bu sütunlarda, mümtaz şahsiyetimden kaynaklanan derin bilgi hazinemi, bu hafta da sizlere sunduğumu arz ederim efendim.

Rtkç. Naci YAZICI

 

SİZİN KÖŞENİZ...

Rtn.Havva İşkan Işık’tan gelen bir iletide yer alan aşağıdaki ilginç fotoğrafla ilgili yorumlarınızı bekliyoruz.

 

bktkom.gif (10343 bytes)

Komitemiz geçen hafta yaptığı dev bir atakla yılın transferini gerçekleştirdi ve devrik Rotkoç Başkanı Baha Kızılırmak’ı motorsikletiyle birlikte transfer etti. Sevgili Baha’nın bülten komitesinin kadrolu muhabiri olarak çalışmaya başlaması sizin de farkedeceğiniz gibi etkisini hemen gösterdi ve en büyük eksiğimiz olan fotoğraf sorunu böylece birdenbire çözümleniverdi. Siz değerli dostlarımıza yerinde ve zamanında hizmet sunabilmek için her türlü fedakarlığı gözümüzü kırpmadan yaptığımızı eminiz görüyorsunuzdur. Bünyesinde bizim gibi motorsikletli foto muhabiri çalıştırabilen kaç tane basın kuruluşu var acaba???

[Tracked by Hitmatic]